Kritik

Panzerfaust – The Suns of Perdition – Chapter IV: To Shadow Zion

Merhaba.

Hayatı karmaşıklaştırmak, insanın en büyük meziyetidir. İnsanlık, iyi ve kötünün birbirinin kollarındaki ateşli dansını hayatın gri alanları gibi ifadelerin arkasına sığınarak izler; var olan şeylerin her birinin bir antitezi olduğunu kabullenemez, mutlaklık arayışında doğrusal gitmeye çalışıp duvara toslar. İşine gelmeyenin tamamlayıcı özelliğini hiçe sayar, boyunduruğa alınması oksimoron yaratacak özgürlük kavramına bile keskin sınırlar koymak için uğraşıp durur. Anlam arayışında açığa çıkmış, kulağa havalı gelse de içi hiçbir çağda doldurulamamış kimi sözleri duvarlara yazarak değişimin gerçekleşebileceğini umar, şimdiye dek sonsuz defa üretilmiş ve türetilmiş fikirlerin yeniden ısıtılması halinde bir yerlere varılabileceğini sanar.

İnsanın tabiatına dair, tarihin tozlu sayfalarını biraz kurcalayacak meraka sahip herkesin bir noktada varacağı, bilgelik kırıntısı taşıyan tek sonuç ise acınası derecede karmaşıklaştırılmış varoluşunun derinliklerinde yatan sadeliği saf bir şekilde ortaya koyar: İnsanlık hakkında öğrenilebilecek tek ders, hiçbir şey öğrenemedikleridir.

“El sueño de la razón produce monstruos”

“Aklın uykusu, canavarlar yaratır,” der Goya. PANZERFAUST dinlemek, o canavarların kısa bir süreliğine gölgelere çekilmesini sağlayan bir beyin cimnastiği olarak da çok kıymetlidir. Eğer bugüne kadar pek Panzerfaust dinlememişseniz veya dinlemiş ama yazılarımı okumamışsanız, belki de The Suns of Perdition tetralojisinin ilk üç bölümü hakkında yazdıklarıma göz atmalısınız. War, Horrid War‘un siperlerinde çamura batmadan, Render Unto Eden ile aranızda Faust vari bir pakt kurmadan, The Astral Drain‘in kanalizasyonda kaydedilmiş ara fasıllarında Aiskhylos’un yüreğine damla damla dolan bilgeliği tatmadan, Panzerfaust’un To Shadow Zion ile müjdelediği kutsal topraklara ulaşmak mümkün olmayabilir.

2019’da başlayan bu yolculuk, sonsuz bir mutluluğa açılan kapıların önünde bitmiyor elbette. Üç tragedyanın ardından gelen finaldeki dramın çıkış noktası, birlik konsepti ile kutsal, bir başka deyişle vadedilmiş toprakları birleştirerek arayışın ütopikliğini anlatmak aslında. Yunanca çevirisinden yola çıkınca yokyer, olmayan ülke şeklinde de kullanabileceğimiz ütopya, insanın içindeki yok etme isteğiyle birleşince ne kadar uzun sürerse sürsün, ne kadar kapsamlı olursa olsun, tüm arayışların sonunda ulaşılan her neyse onun bir şekilde alaşağı edileceğini öne sürüyor. En özgürlükçü düşüncelerden tutun da Arkadya‘nın huzurlu topraklarına, en temiz sayfadan en saf sevgiye değin insanın sirayet ettiği her şey zehirlenmeye, bozulmaya ve çökmeye mahkum demek bu.

Bu denli güçlü bir hipoteze sahip olan To Shadow Zion, müzikal olarak da dörtlemenin en cüretkar, en sivri anlarından bazılarını barındırıyor. Önceden ancak kök fikirleri belirleyip parçaları yazdıktan sonra diğer elemanların kendi küçük dokunuşlarına müsaade eden kurucu ve baş besteci Kaizer (Brock), bu defa bas gitarist Thomas ve davulcu Alex ile birlikte stüdyoya girmiş; albümün her anı, birlikte üretilmiş fikirlerden oluşuyor ve üç zihnin istişaresi, Panzerfaust’un müzikal ufkunu genişleterek tetralojiyi daha da görkemli bir finale taşımış. İnsanlığın karanlık -fakat doğal- dürtülerini ve ne kadar ertelemeye çalışırsa çalışsın kaçınılmaz olacak nihai çöküşünü kabul etmenin verdiği bir katarsis süreci To Shadow Zion. Bu yoğun duygular, Goliath ve Kaizer’ın daha önceki albümlerde görmediğimiz bir seviyeye çıkmış çift vokal saldırısı altında dinleyiciyi çaresiz bırakıyor. When Even the Ground is Hostile‘ın son bölümündeki “Fuck Hope!” haykırışları, çiğliğine rağmen tesir gücünden hiçbir şey kaybetmiyor bu sayede.

Önceki bölümlerde atipik melodi parçacıkları veya coşkulu biçimde değişkenlik gösterebilen ritim geçişleri şeklinde karşımıza çıkan küçük umut kırıntıları yahut iç parçalayıcı ara fasıllar ve doom odaklı kısımlar ile fitili ateşlenen, henüz gerçekleşmemiş olanı nasıl önleyebileceğini bilememe çerçevesindeki kendine acıma anları, nihai sonun başlangıcıyla birlikte insani duyguların büyük oranda ortadan kalkmasını sağlıyor. Toprak bozulur, oksijen tükenir ve insanlık tarihe karışırken Goliath ve Kaizer’in sesinde hakir gören, itibarsızlaştıran bir tür kibir harici hiçbir duygu yakalamak mümkün değil. Bu aşağılama ve tiksinme hali, müziğe de yansımış durumda; büyük bir bütünlük içerisinde, ilk saniyesinden son anına kadar aynı duygu ve fikirler etrafında dolaşıyor To Shadow Zion.

Grubun iki kurucusundan biri olan Lord Baphomet ayrılıp The Suns of Pedition serisiyle birlikte gruba dahil olan, o günden beri de Panzerfaust müziğinde geniş, önemli bir yer tutmaya devam eden Alexander Kartashov, burada da davuluyla müziği dikte ediyor. Occam’s Razor‘ın daha doom vari, hafif Doğu mistisizmi barındıran belli belirsiz geri vokal eşlikçili ilk üç dakikasında dahi inşasını büyük bir devinim ve çeşitlilikle gerçekleştiriyor. Bas gitarist Thomas Gervais ile yıllardır tanışıklığı bulunan konuk müzisyen Ahmet Ihvani’nin belli bir döngüsellik içerisinde çaresizliğini haykıran bağlamasının ele geçirdiği The Damascene Conversions‘da bile kitinin tamamını devreye sokan muhteşem bir davul yazımıyla hem müziği hem de duyguları istediği gibi yönlendiriyor Alex. Son yıllarda hepimiz Darkside diye çıldırıyoruz ama Alex de ondan geri kalmayan bir iş çıkarıyor bana sorarsanız.

Birbirinden hiç ayrılmayan, bir anı diğerinden daha üstün olmayan 5 parçayla 45 dakikalık bir gövde gösterisi sunuyor Panzerfaust. Şu parçanın burası, o parçanın şurası diye konuşulacak türden bir iş değil haliyle. Yine de özellikle grubun bestekarlığının ne kadar geliştiğini, ufkunun ne kadar zengin olduğunu, parçadan bütüne ulaşma konusunda ne denli mahir olduğunu görmek adına The Damascene Conversions, gerçekten sırf kültürel anlamda insanın kendini geliştirmesi adına dahi dinlenmeli. Kapakta da işlenmiş, dünyayı sırtında taşıyan Atlas gibi bağlamayı sırtlayıp götürmüş Panzerfaust. Yıllardır, atipik bir enstrümanın black metal ile bu kadar dikiş göstermeyen bir pürüzsüzlükle işlendiğine şahit olmamıştım. Evlatlarını kıtlığa, hastalığa, savaşa maruz bırakan, başına ne geldiğini veya geleceğini umursamayan bir tanrının sevgisini sorguluyor olabilir, fakat Panzerfaust’un kendi müziğini ne kadar umursadığını, ne kadar hassas ve titiz yaklaştığını görmek için dağlara çıkıp keşiş olmaya gerek yok.

2024 yılı black metal adına çok verimli geçti ve bazılarını etraflıca inceleyip övdüğüm, bazılarını henüz tam manasıyla kurcalayamadığım enfes albümler çıktı. Buna karşın Natt Till Ende ile birlikte To Shadow Zion kadar içime işleyen, her açtığımda başımdan kalkamadığım, zihnimi harekete geçirebilen bir albüm olmadı. Panzerfaust’un her işini ekstra kurcalamayı, her notasına ve kelimesine belki de eser sahibinden de fazla anlam yüklemeye çalışma işini sevdiğim bir gerçek, fakat bu tetraloji ile Panzerfaust’un black metal dünyasına silinmez bir iz bıraktığı da öyle. İnsanlık daha ne kadar bu ütopik barış ortamını sürdürecek, ne zaman sonun başlangıcı olacak o mantar bulutunu göreceğiz bilinmez ama o gün gelene kadar Panzerfaust, black metalin en kaça açan, en düşünce tetikleyen gruplarından biri olarak kalacak.

90/100


Okur puanı:

Ortalama puan 5 / 5. 22

Siteye destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreona göz atabilirsiniz👇
Become a patron at Patreon!

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.