Panzerfaust – The Suns of Perdition Chapter I: War, Horrid War

Merhaba.

Hindistan tarihinin en önemli iki destanından biri kabul edilen Mahābhārata‘nın bir bölümü olan Bhagavad Gita, ruhani bilgeliğin incisi insanın evrenin bütünsel işleyişini anlamasına yardımcı olur. Pandu’nun beş evladından biri olan Arjuna’nın savaş arabasını süren ve ona rehberlik eden Vishnu, Prens’e görevlerini hatırlatmak ve kendini dinlettirebilmek için pek çok kola sahip ürkütücü Vishvarupa formunu aldığında, Arjuna’ya şöyle der:

“Ben artık ölümün ta kendisiyim, dünyaların yok edicisi.”

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve İngiltere’nın II. Dünya Savaşı sırasında başlattığı Manhattan Projesi‘nin bilimsel başkanlığını üstlenmiş Julius Robert Oppenheimer, 16 Temmuz 1945’te projenin başarıyla sonuçlandığını tescilleyen Trinity adı verilen denemede gezegenimizi nükleer bomba ile tanıştırdıktan hemen sonra, aklından bu cümlenin geçtiğini söyler…


28 Temmuz 1942: Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’nda Naziler ile mücadele içerisindeydi. Joseph Stalin, Kremlin’deki makamında, sonradan Mareşal rütbesine yükselecek General Vasilevski’nin raporunu dinliyordu. Yurttaşlarının Nazi gücü karşısında moralini yüksek tutmak, askerlerinin mücadele azimlerini ve dirençlerini artırmak için çözümler üretmeye çalışan Stalin, Vasilevski’nin raporunda Stavka emrinin unutulduğunu fark etti. Derhal emrini yineledi ve kısa süren bir düzenleme süreci sonrasında 227 sayılı Joseph Stalin’in şu emri, tarihe geçti:

“Geriye tek bir adım yok!”

Bu emre göre her bir cephedeki ön hatların en tehlikeli bölümlerine gönderilecek, bir ila üç ceza taburu oluşturulacaktı. Teslim olan her asker, anavatana ihanet etmiş sayılacaktı. Esir kamplarından kaçmayı başaran askerler ve cephede geri çekilmeyi kabullenen komutanlar, rütbeleri sökülerek ceza taburlarına gönderilecekti. Bu taburların arka hatlarında ise, “panik yaratanları ve korkakları” vuracak özel ceza birimleri oluşturulacaktı. İki buçuk yıllık bir süreçte, toplamda 422.700 Kızıl Ordu personeli, bu taburlara gönderilerek anavatanlarına karşı işledikleri suçları kanlarıyla ödeyecekti. Ceza taburlarının disiplinini sağlamakla sorumlu özel birimler ise emrin uygulanmaya başlamasından sonraki sadece ilk üç ay içerisinde, 1000’den fazla yurttaşını vuracaktı…

Stalin’in 7 Kasım 1941 yılında söylediği gibi Sovyetler Birliği’nin savaş esirleri olamazdı. Onlar, yalnızca hainlerdi…


Verisimilitude: Bir şeyin, gerçeğe uygunluğunu anlatmak için kullanılan bir bilim felsefesi kavramı.

Bir diğer ifadeyle Kanadalı Panzerfaust’un müziğe yaklaşımı.

Black/death metal kapsamında değerlendirilebilecek Panzerfaust, üç tragedya, bir dramdan oluşacak tetralojik bir eser yaratma arzusuyla çıktığı yolda insanlığın en karanlık anlarının asla unutulmamasını sağlayacak bir uyarıcı görevi görüyor. Müzikal anlamda modern black metal pratiklerinin death metal ve kabaca ekstrem metal ile özgürce (temiz vokal kullanacak seviyede bir özgürlük mevzubahis) harmanı kadar tanıdık, özellikle son on yıldaki üretimle çeşit çeşit örneği sayılabilecek tınılar barındırsa da grubun savaş kadar gerçek bir konu üzerinden yarattığı atmosferin ağırlığı, Panzerfaust’u farklı bir yerde konumlandırmamızı sağlıyor.

Grubun yeni albümü The Suns of Perdition – Chapter II: Render Unto Eden, bu yakınlarda çıktı piyasaya. Onu incelemeden önce (haftaya) ilk bölüm ile ilgili bir şeyler karalamak istedim, yoksa konuya ortadan dalacağımız için havada kalacaktı biraz. Aynı şekilde büyük bir bütünün küçük bir parçası olduğu için ancak tetraloji tamamlandığında kesin bir puan verebilirim, o yüzden ona da takılmayın çok. Onun yerine Kaizer’ın vizyonu, dört müttefik müzisyenin katkısıyla ortaya çıkan bu boğucu, nefes kesen eseri kurcalayın evire çevire. Panzerfaust özel bir isim; sonuna kadar hak ediyor.

85/100


Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.