Kritik

Opeth – The Last Will And Testament

Merhaba.

Metalin daha geleneksel ve kök dönemlerinden kalma görkemli yüce isimleri bir kenara koyarsak, metal camiasının günümüzdeki en popüler ve tanınan gruplarından bir tanesi OPETH. Ekstrem türleri çok özgün biçimde ele alarak Avrupa’da elde ettikleri başarılar, progresif unsurların artmasıyla birlikte Amerikan piyasasına dahil olup deyim yerindeyse devler ligine yükselmeleri ve geçirdikleri dramatik dönüşümün ortaya çıkardığı ardı arkası gelmeyen tartışmalar sayesinde 35 yıla yakın bir süredir devamlı suyun üzerinde duruyor Opeth. Eski hayranlar geçmiş günleri anarak ya da grubun bugününe söverek, progresif rock severler fularlı yorumlarıyla; aslında Opeth’in ne yaptığıyla pek bir ilgisi olmasa da konuya dahil olmak isteyen kalabalık bir güruh da sağdan soldan duyduklarını yansıtmak ve dalga geçmek suretiyle Opeth adını canlı tutan bir vızıltı üretiyor. Öyle veya böyle, headliner statüsünü, büyük grup ünvanını koruyor Opeth.

Kısacası birçoğunuzun zaten gayet iyi bildiği üzere Opeth konusu, Opeth müziğinden başka bir şeye evrilmiş durumda. Fakat death metal vokallerinin geri geleceği haberiyle beraber The Last Will And Testament, seneler sonra metal dünyasında odağın müzikte kaldığı bir Opeth beklentisi oluşturdu. Mikael’in verdiği röportajlar, önden paylaşılan bol kükremeli parçalar derken umudunu tamamen yitirmiş olanların bile dikkatını çekmeyi, en azından bir kaşını havaya kaldırmayı başardı daha piyasaya çıkmadan.

The Last Will and Testament‘ı incelerken konusundan bağımsız bir değerlendirme yapmak doğru olmaz. Mikael’in son dönemin kaliteli dizilerinden Succession‘ı izleyip aile, vasiyet, miras mevzularına coşması, kendi dünyasında yaşadığı kimi tatsız tecrübelerle birleşmiş ve ortaya vasiyetname şeklinde de çevirebileceğimiz konsept bir albüm çıkmış. I. Dünya Savaşı sonrası döneminin zengin ve tutucu patriklerinden bir tanesinin vasiyeti üzerinden şekilleniyor hikaye. Öz sanılan evlatlık çocuklar ve tam tersi durumlar, kısırlık ve soy yürümeli kafası yüzünden yapılan abuk subuk işler, miras kavgaları derken ortalık karışıyor. Ben uzatmayacağım hikayeyi açıklama kısmını ama birilerinin ölümsüz eserinden uyarlanıp Kanal D’ye dizisi yapılacak türden bir aile dramının içine çekiliyoruz. Eskinin enfes konsept işlerine kıyasla hem müzik hem de hikaye anlatımı olarak çok etkilemedi beni açıkçası, ne yalan söyleyeyim. İsteyen kurcalasın.

§1, vasiyet ve sırların yavaş yavaş ortaya dökülmesiyle başlarken Watershed‘den biri bir stüdyo albümünde duyamadığımız Mikael kükremeleri, yaklaşık 16 yıl aradan sonra bir kez daha kulakları tiretiyor… Demek isterdim ama Mikael’in growl performansı eski görkeminden uzakta elbette ve biraz da zorlama tınlıyor. Hoş, son dönemde bir Opeth konserine gittiyseniz zaten sert vokalinin bu noktaya geldiğini tecrübe etmişsinizdir, o yüzden çok sürpriz bir durum değil ama tabii insan üzülüyor. Genele bakınca minare yıkılsa da mihrap yerinde denilebilecek bir performansı var Mikael’in. Yaşlanmış, biraz da yıpranmış gırtlağı ama o kükremeler hala bir şeyler hissettiriyor insana. Bundan fazlasını beklemek de haksızlık olur bence.

In Cauda Venenum‘u belli ölçüde beğenmiş, grubun yapmak istediklerine yakın ve görece daha tutarlı bulmuş biri olarak The Last Will and Testament ile de çok bir sorunum yok aslında. Death metal vokalleri geri geldi diye, veyahut bazı anlar Ghost Reveries‘den fırlamış gibi diye kendimden geçmedim sonuçta ama 14. albümünü çıkaran 35 yıllık Opeth’ten razıyım şu noktada. Müziği genişletmek adına sonsuz imkanlar tanıyan bir unsuru bütünüyle gözardı etmek, progresif müzik yaptığını söyleyen bir grup için ne kadar mantıklı bir tercihtir hiçbir zaman anlamadığım için, death metal kükreyişlerinin geri gelişinin müziğe progresif rock Opeth’inin sahip olamayacağı dinamikler eklediğini, bunun da eldeki işi daha akıcı hale getirdiğini düşünüyorum. O abukluklar kumkuması 70’ler kafasının biraz olsun törpülendiğini, karakteristik death metal keskinliği vs. prog-rock muallaklığı Opeth’inin yer yer geri döndüğünü duymak oldukça keyifli.

JETHRO TULL insanı Ian Anderson’ın vokal/flüt desteği ve grubun son 8-10 yıldır içinden bir türlü vazgeçmediği mellotron hadi sen burada rastgele takılıyorsun babo halleri (bkz. §7’nin ortası) sayesinde yine prog-rock temelleri fazlasıyla hissedilir olsa da özellikle ilk 4-5 şarkı itibariyle Ghost Reveries ile Watershed arasına rahatlıkla konumlandırabileceğimiz besteler, death metal/prog dengesinde özlenen zamanlardan kesitler sunuyor. Gruba yeni katılan Waltteri Väyrynen, Axenrot’un davullarını adeta ezberlemiş ve pek çok anda onun imza ritimlerinden bazılarını tekrarlayarak tematik bir yakınlık hissettiriyor. Çok dinamik, bol vurgulu ve ön planda bir davul performansı var Väyrynen’in; PARADISE LOST‘taki kabız davullarını dinlerken/izlerken sıkılan biri olarak hiç böyle şeyler beklemiyordum, olumlu anlamda şaşırttı sağ olsun. Yine de performansının büyük bir kısmını Axenrot’a borçlu olduğu notunu düşmek lazım.

Öte yandan albümün önemli sorunlarından bir tanesi, Mikael’in akılda kalıcılık konusunu hepten çöpe atmış gibi gözükmesi. Konsept albüm içerisinde tek bir nakaratın öne çıkması kolay değil belki ve anlaşılabilir, fakat onlarca defa dinledikten sonra bile şöyle mırıldanacağım bir mısra, gaza getiren bir kükreyiş, aga bee dedirten duygusal bir performans kalmadığını fark ediyorum zihnimde. Bir tek ilk parçadaki “The last will and testament of…FATHER!” belki… Bu anlamda gerçekten çok zayıf albüm ki geçmişle kıyaslama işine girince daha da zayıflıyor.

Bir diğer konu da tematik açıdan insanı terse yatıran ilginç geçişler. Beklenmedik anda doğu ezgilerine geçiliyor (§5 mesela), har hör ilerleyecek sandığınız death metal gitarları bir anda yerini zihni bulanmış bir seyrüseferci modundaki klavyenin darmadağın melo… Melodi de değil ya, ne çalıyor anlamıyorum valla bazen. Mikael’in Ian Anderson’ı bir tanrı olarak gördüğünü biliyoruz, fakar hazır bulmuşken etinden sütünden iyice faydalanmak namına biraz bokunu çıkarmış. Hem death metal olsun hem cayır cayır prog flüt olsun deyince bazı anlar çok kopuk tınlıyor. Oysa ki Chess müzikalinde yer alan One Night in Bangkok‘tan ilham aldığı söylenen §3‘ün başındaki enfes düzenlemeleri, §4‘teki Mia Westlund katkılı arp, Ian Anderson’ın flütü ve ardından giren soloyla iyice zenginleşen müziği, Méndez ve Väyrynen’in ritim ortaklığındaki küçük, dahiyane numaraları düşününce biraz daha törpülenmiş, özenli bir işle ortaya çıkabilecek şeyleri düşünürken heyecandan çıldıracak gibi oluyorum. Hem pozitif hem de negatif anlamda hayrete düşürebiliyor Opeth hala, orası kesin.

Orchid‘den Watershed‘e uzanan 23 yıldaki o devinim hali, her albümde biraz daha gelişip üzerine koyabilme becerisi ve deyim yerindeyse doğal evrim sürecinin durması, bence Opeth’e dair en büyük hayal kırıklığı. Ağzıyla kuş tutsa o yıllara geri dönemeyeceği, o dönemin sevgi ve saygı düzeyini tekrar edinemeyeceği ortada. Yıllar sonra birdenbire death metale dönmesinin arkasındaki niyetleri samimi bulmayacak büyük bir kitle olacağı da aşikar. Yine de kaliteli müzik yapabilme kapasitesinde büyük bir azalma görünmüyor ve death metal ögelerinin geri gelişi, biraz daha dengeli bestelere yol açarak özlenen Opeth’e dair belli belirsiz sinyaller iletmiş; The Last Will and Testament‘ın diskografideki yeri ve kendi başına değeri, bence bu özelliği üzerinden belirlenip kaydedilecek. Olumlu yönde bir adım olarak görüyor, birkaç parçasını gerçekten sevdiğim için kendimi şanslı hissediyor, fakat günün sonunda çok da abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Puanım da bu yönde, kendimce bir salık verme niyeti taşıyor. Şöyle 4-5 sene bekletmeden, yine bu ayarda ama şu Jethro Tull mevzularını ve konsept kasma işlerini bırakıp daha direkt, doğru dürüst vokal melodilerine sahip bir albüm daha gelsin, söz o zaman ilk ben coşacağım.

77/100


Okur puanı:

Ortalama puan 3.8 / 5. 17

Siteye destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreona göz atabilirsiniz👇
Become a patron at Patreon!

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

2 thoughts on “Opeth – The Last Will And Testament

  • Yaşar

    Sırf insanlar çok çoştu beğendi diye sallamaya çalışmak bence çok doğru bir tavır olmamış. Kaldı ki axenrot döneminde bile bütün davul bölümlerini akerfeldt kendisi yazıyordu o yüzden axenrottan çekilecek bi kopya olduğunu da düşünmüyorum.

    Yanıtla
  • black metal gazıyla kaşları da alan ihsahn

    Yazılanlara çoğunlukla katılmakla birlikte, klavye/synth işlerini +1 sevdiğimden beğenmedim diyemem. O kadar düşmememin sebebi de Mikael’in prog rock grup önerilerinden sonra oldu zaten ashasfhasd. Akılda kalıcı çok nokta olmaması muhabbetine katılıyorum bi de. Mikael ”tiktok gibi” demişti albüm için 😀 çok fazla fikri kısa sürede sunayım derken biraz dozu kaçırmış. şarkılarda birkaç dakika artsa süre daha oturaklı şarkılar olurmuş genel olarak. son olarak orta doğu ezgileri vb. bazı fikirler temadan olaydan çok kopuk. o yüzden dinlerken sevsem de fikir olarak biraz sırıtıyor gibi. ”müzikle hikaye anlatıcılığı” mikaelin de bu kadar önemsidiği bir kavramken bunları koyunca sanki biraz ”bakın ben neler de yapabiliyorum öyle” diyomuş gibi duruyo. onun haricinde şık, opeth diskografisine yakışır bi albüm bence. 8,5 civarı bi şey veririm ben.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.