Klasik Bir Cumartesi: Anathema – The Silent Enigma

Geleneksel doom metalin 90’larda yaşadığı değişim ile ortaya çıkan 2. dalga doom metal türü dışarıdan bakıldığında tek boyutlu ve basit bir tür olarak görülebilir olmasına rağmen özellikle yalnızca insana ait olan kimi bazı duyguları diğer türlere  nazaran en çok yüceltebilen ve öne çıkarabilen tür olması sebebiyle, insanın oldukça kişisel ve özel bu kimi duygu ve düşüncelerini tanımadığı kişilerle paylaşabilmesinin kolay olmadığını da göz önüne alırsak icra etmesi belki de en zor müzik türlerinden biri. Güçlü bir tekniğe, iyi bir enstrüman hakimiyetine gibi ihtiyaç duymamasının yarattığı avantaj şüphesiz farklı ön koşullar gereksinimiyle sıfırlanıyor. Bu nedenle doom metal eğer benim gibi bir deli veya kör kütük aşık değilseniz her zaman açıp dinlenebilen bir şey değil ve elbette büyük bir kitlenin de metal müzikten aradığı şeyleri barındırmıyor.

Doom metalin belki de en sevdiğim yanı ne insanı çaresiz bırakan ve boğan havası, ne perişan eden ağır rifler ne de söyleyenin en içten, en yenik, en bitap haliyle ve kimi zaman da isyankar bir halde seslendirdiği sözler. En çok keyif aldığım şey tüm bunların birleşimiyle oluşan atmosfere kapılmak ve adeta albümdeki parçalarda, hikayelerde yer almak. Daha doğrusu albüm boyunca rol yapabilmek. Belki de bir şeylerin eksikliğini rol yaparak gidermek gibi sorunlu bir çözüm hali veya belki de empatinin en güzeli.

Anathema’yı sizlere anlatmanın bir alemi yok artık. Hem sitedeki diğer Anathema yazılarım hem de Anathema’nın ülkemizdeki şöhreti herhangi bir tanıtıma gerek bırakmıyor. Velhasıl daha evvel Alternative 4′ü dilimin döndüğünce övmeye çalışmıştım ya hani, işte şimdi de The Silent Enigma’ya yıkayıp yağlayacağım.

Grubun ilk vokalisti Darren White’ın ayrılmasından sonra Vincent Cavanagh’ın vokalleri üstlenmesi ile grubun belki de en önemli albümüdür aslında The Silent Enigma. Bir çok gruba ve albüme ilham kaynağı olması konusuna ise hiç girmeyeceğim zaten, her doom metal yazısında anlatıyoruz Paradise Lost, My Dying Bride ve Anathema tektir (üçtür?) diye.

Restless Oblivion gibi Anathema’nın kariyerinde yazdığı en güçlü parçalardan birisi ile açılıyor albüm. Kısa bir intro sonrası Vincent’ın “Come on!” haykırışı da en az müziğin ve prodüksiyonun kendisi kadar 90’lar diye bağırıyor. Vokalleri ile albüme bambaşka bir duygu katıyor Vincent. Henüz toy, eğitimsiz ve alışageldik Vincent vokallerinden farklı olsa da samimiyeti ve sesiyle birden fazla duyguyu vermeyi daha ilk denemede başarmasını sağlayan doğuştan gelen yeteneği yetiyor da artıyor her zamanki gibi.

Albümün belki de en büyük özelliklerinden bir tanesi de duygusal anlamda hayli yoğun ve ağır bir albümün müzikal anlamda sert ve neredeyse saldırgan bir yapıda olması Gitarların B’ de olması bu durumu açıklıyor olsa ve daha sonra hiçbir albümde gitarları Si‘de göremeyecek olsak da gitarlar sadece bu sert ton ile değil, armoni yapısı, soloları ve ritm bölümleriyle de gayet sert ve harika. Daha ilk saniyelerinden farklı yapısı belli ediyor zaten kendini. Aynı şekilde bas gitar da zamanına göre sıradışı sayılmasa da çoğu zaman gitarı takip etmek yerine farklı partisyonlar çalarak müziği zenginleştiriyor. Hatta bazı bölümlerde bas leadleri üzerinden parçanın ilerlediğini görmek mümkün.

Sunset of The Age, Vincent’ın efektli vokalleri ile albümde öne çıkanlardan ama bu şarkıya ayrı bir parantez açmam lazım herhalde zira tüm Anathema diskografisi içerisinde en sevdiğim birkaç şarkıdan bir tanesi. Başlarsam duramam diye çekindiğim için sadece bunu belirterek geçiyorum.

Albüme yakışmadığını demeyeyim ama benim bir türlü olduramadığım tek şarkı Nocturnal Emission, ne yazık ki tam da bu muhteşem şarkıdan sonra geliyor. Anathema’nın biraz daha iyi bir kayıt ve biraz makyaj ile rahatlıkla 1997 sonrasında çıkardığı herhangi bir albüme koyabileceğini düşündüğüm ve aslında bu açıdan önemli olsa da Nocturnal Emission’a ısınamıyorum.

Cerulean Twilight‘ın sonlarına doðru yine artık markalaşmış, sonraki işlerde sıkça rastlanılan ve çok sevilen işlerle benzeştirilebilecek modern bir Anathema görmek mümkün. 1995’de çıkan albümde dört sene sonrasının, altı sene sonrasının ve hatta on dokuz sene sonrasının müziği hakkında ipuçları görebilmek de Anathema’nın kendi gelişiminin ne kadar tutarlı olduğunun keyifli bir göstergesi.

Normalde hiç adetim değildir bir albümü şarkı şarkı incelemek ama önden sizi ısındırmak için bir-iki şarkı hakkında bir şeyler yazmak istedim. Çünkü şimdi bana göre gelmiş geçmiş üç doom metal marşından biri olan A Dying Wish’ten bahsedeceğim biraz.

Bir dönem dinledikçe coştuğum, coştukça dinlediğim bir parça olmasının dışında, herhangi bir zamanda bile bir şekilde denk gelince, aklıma bile gelince durduk yere canımı sıkabilen bir şarkı bu. Vincent’ın zamanında birbirimize dönemin Diablo oyuncularının bilebileceği, Baal’in efsane videosundaki “Enough!” çığlığı ile eşleştirerek anlattığımız bol ekolu “Silence!” çığlığı, muhteşem bas leadler, hatta neredeyse bir blast-beat ile Anathema’nın belki de en tempolu parçalarından biri olmasına rağmen bu derece duygu dolu olması, Opeth‘in kimselerin benim kadar ölüp bitmediği ilk albümünden Under the Weeping Moon‘u anımsatan bas-davul bölümü ve tabii ki Vincent’ın dudaklarının arasından dökülen şu son sözler:

Fulfilment lost in a lifetime of regret
Ornate peace would cover me
As I would die now…
For one last wish!

Son çığlığın ardından gelen sakinleştirici ektili Black Orchid outrosu ile sona eriyor albüm. Başları ambians seslerden oluşan outro ilerledikçe sonunda kötülerin kazandığı karanlık, gotik bir filmin müziğini andırıyor ve bu huzursuz albümü olması gerektiği gibi noktalıyor.

Bin kelimeye doğru koşar adım ilerlediğimize göre hiç uzatmadan kapatayım: Kim ne derse desin, Anathema herhangi bir grup olmaktan çok daha öte ve The Silent Enigma da bunun pek çok kanıtının ilki.

ANATHEMA-BAND2

Son bir ekleme; Anathema’nın kaçıncısı bilmiyorum ama rahat sekiz-on sene önceki bir Saklıkent (bir Saklıkent varıdı dostlar) konserinde her şarkı arasında en önde olan ayılığımla A Dying Wish diye haykırmam, sonunda seyircinin “Çocuk kendini paraladı yahu, yazıktır biz de bağıralım,” diyerek tezahüratıma katılması, kısa bir süre sonra Cavanagh kardeşlerin önce birbirlerine sonra seyirciye ve son olarak bana bakıp omuz silkerek provasız, doğaçlama bir şekilde şarkıya girmeleri. Tabii ki sonraki sekiz uçucu dakikada Ankara seyircisinin ve benim dağılmamız… Hatırlayan varsa selam olsun.

97/100

silentenigma

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Klasik Bir Cumartesi: Anathema – The Silent Enigma” için bir yorum

  • 7 Mart 2019 tarihinde, saat 16:11
    Permalink

    oha B’ye kadar downtune ediyorlar miymis ya silent enigma’da hadi serenades, preserenades, pentecost oyledir de pentecost mu pentecost evet evet Pentecost III !!!!

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.