Klasik Bir Cumartesi: Behemoth – The Satanist

Sistem dışı olmakla ne kadar övünürsek övünelim, istisnasız her birimiz sistemlerin içinde yaşıyoruz ve bulunduğumuz sistemin niceliksel boyutu üzerinden savunabiliyoruz özgünlüğümüzü ancak. Ne kadar az çarka sahip, ne kadar küçük sistemlere dahip olmaya uğraşıp alternatifliğimizi yüceltmeye çalışsak da tekil olarak ayrışıp bütünüyle farklı olabilmek, yalnızca bir hayal.

Metal dünyası da kendi dinamiklerine sahip, giderek büyümeye devam eden bir sistem ve her ne kadar pek çok sisteme göre bu konuda çok daha esnek olsa da aslında farklılıklara karşı o kadar da hoşgörülü değil. Birbirinin benzeri birçok grup ve albüm bir yerlerinden dahil oluyor hali hazırda dönmekte olan çarkların arasına ve genellikle bu, herkes için çok daha kolay bir yol olarak daha sık tercih edilen yol elbette. Ancak bazı gruplar, bazı albümler var ki bütün gidişatı değiştirip sistemi alt üst edebiliyor, yahut ağırlık merkezini kaydırıp sistemi yeni bir yola sokabiliyor…

Metalin ilk zamanlarındaki görkemli hikayeler dışında, günümüze daha yakın döneme mercek tuttuğunuzda görebileceğiniz en büyük başarı öykülerinden birine imza atan Polonyalı Behemoth, gözlemleyebilen gözler için bir mühendis titizliğiyle hesaplayarak attığı her adım ile kariyerinde bir basamak daha yukarı çıktı hep. Yine de günün sonunda black metal ile death metali harmanlayan, özümsemesi veya tüketmesi o kadar kolay olmayan, üstelik de fazlasıyla şeytani bir müzik yapıyordu ve aslında içinde bulunduğu sistemin dışına çıkması o kadar da kolay değildi. Hatta açıkçası Evangelion, grubun sistemin en büyük çarklarından biri olan Nuclear Blast tarafından amaca uygun bir dişliye dönüştürülmek üzere törpüleneceğini hissettirmiş, grubun özünü kaybedeceği düşüncesiyle korkutmuştu da. Ancak yaklaşık 15 yıldır bilfiil şahit olduğum gelişime, dönüşüme ve kimi ipuçlarına rağmen Behemoth’un The Satanist gibi bir albüm ile çıkagelip 2010’ların en güçlü, en önemli gruplarından birine dönüşeceğini hayal bile edemezdim.

The Satanist‘i formülize olmakla, fazla planlı-programlı veya samimiyetsiz olmakla eleştirmeyi anlayabilirim. Tabii Nergal üzerinden de pek çok argüman üretilebilir. Ancak günün sonunda grubun yaptığı her şey, insanı merkeze koyup özgürlüğü savunan karanlık düşünceye uygun ve günün sonunda The Satanist bu müziği, bakış açısını ve fikri en yüksek sesle haykırıp kitlelere duyurabilen bir eser.

Elbette The Satanist ile dünya değişmeyecek. Tabii ki Nergal “Tanrıları boş verin, bana insanı verin!” diye bağırdı diye Vatikan’ın kapısına kilit vurulmayacak. Tabii lösemiyi yenip küllerinden doğması, onu Şeytan’ın elçisi veya varoluşun gizemini çözmüş biri yapmıyor. O da bir post attıktan sonra bir öncekine göre daha çok like aldı mı diye bakıyor. O da kendi idolleriyle sahneye çıktığında eli ayağına dolaşıyor. O da ünlü olmanın, çok para kazanmanın sunduğu imtiyazı kullanıp bir zamanlar kibirle tepeden bakıp aşağıladığı yıldızlardan birine dönüşmüş olmanın ikiyüzlülüğü karşısında kendini haklı çıkaracak argümanlar üretmeye çalışıyor röportajlarında. Tabii ki The Satanist arkasındaki Nuclear Blast’ın imkanlarını sonuna kadar kullanıp sanat yönetiminden sözlerine, grubun imajından konserlerinde yapılacak ateş şovuna kadar özenle hazırlanmış, kurgulanmış bir proje.

Fakat ne bekliyorduk ki? Zaten bütün mesele ana akımın içinde böyle şeylerin kendine yer bulup alışılmışın zırhında ufacık da olsa bir delik açmak değil mi? Bunu The Satanist kadar iyi yapabilmiş kaç albüm var ki şunun şurasında?

100/100


Metalperver’e destek olmak için patron ol!

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

4 thoughts on “Klasik Bir Cumartesi: Behemoth – The Satanist

  • 21 Aralık 2019 tarihinde, saat 15:59
    Permalink

    Bu albümün bende etkisi büyük.Black metal bana hep saçma mantıksız ve anlaşılmaz gelirdi tüm sözlerin şeytan şöyle iyi böylr iyi temalı olduğunu düşünürdüm kalitesiz kayıt alıp bununla övünmelerini saçma bulurdum ki bu albüm kaliteli kaydıyla böylesi daha iyi dememe yol açtı ikinci olarak grubun Polonyalı olması Mgla dinlememe de yol açtı 2010lardan sonra iyi iş çıkması çok zorken böyle bit şaheser yapmak zor iş benden de tam puan

    Yanıtla
    • 21 Aralık 2019 tarihinde, saat 16:24
      Permalink

      2010’lardan sonra iyi iş çıkması zor mu? Bence ya olan bitene çok hakim değilsin, ya da çok spesifik ve sınırlı zevklerin var.

      Yanıtla
      • 25 Aralık 2019 tarihinde, saat 19:58
        Permalink

        2010lardan sonra iyi iş çıkmasının zor olduğunu düşünmemin sebebi büyük ihtimalle yorumu yazarken oldschool takılıyor olmamdı. Ama genel olarak müzik piyasasına baktığımızda 80ler 90lardaki kadar efsanevi stadyum dolduran gruplar çok yok gibi elbette çok iyi efsaneleşecek albümler çıktı gerek kültürel değişimden belki de bulunduğum şehirden dolayı bilmem ama konser kültürü ölmüş gibi geliyor. Çok yaşlı 1000 yıllık metalci değilim yaşım da çok büyük değil eskilerde yaşamadım. Belki yanılıyorum ama 2010larda kalıcı olmak 80lerde kalıcı olmaktan daha zor çünkü şu ana kadar muazzam şeyler çıktı ve bunların seviyesine gelmek için çok çaba gerekiyor.

        Yanıtla
        • 26 Aralık 2019 tarihinde, saat 01:48
          Permalink

          Dinamikler çok değişti zaman içerisinde. Artık herkese hitap etmektense çok sınırlı bir kitleye nokta atışı vurmaya çalışıyor çoğu grup. Kaldı ki bu kapsayıcı, herkese hitap edebilecek işlerin azalmasındaki onlarca faktörden sadece biri zaten. Bir dağıtım ve empoze kanalı olarak MTV gibi bir güç de yok ortada mesela. Kök türlerde sınırların çok belli olması da başka bir etken yine.

          Çok sebep var kısacası ama bu iyi işlerin çıkmadığı anlamına gelmiyor. Sadece artık çoooook fazla üretim var ve eskisi gibi insanın suratına atmıyorlar bu işleri; kendimiz gidip bulmalıyız gibi bir noktaya geldik biraz da. Eh, çoğu insan da kişisel algoritmaların dışına çıkmıyor pek. Metalperver gibi yerler bu yüzden var (öyle olmalı en azından bence) biraz da ama yaptığım bir ankette bile insanlara sitedeki okuma alışkanlıklarını sorduğumda büyük çoğunluk “yalnızca bildiğim grupların incelemelerini okuyorum,” seçeneğini seçmişti… O yüzden belli bir kitle için kutsal metin değeri gören bir albümün ismini bile duymamış olabiliyor başka bir kesim. Bu yüzden de yerinde sayıyor birçok dinleyici aslında ve etrafında olan bitenden haberi yok. Üzerinde Sodom tişörtüyle ikinci birasını yudumlaryan bir vatandaş “metal öldü ağbi,” diyebiliyor karşısındakine. He öldü. He koçuma.

          Neyse, The Satanist’in bu kadar büyük olmasının bir sebebi de aslında bu hengamenin içinden çıkıp çok daha büyük bir kitleye (yine bir Metallica falan değil tabii de; bugün olabildiği kadar diyelim yani) ulaşması. Arkasındaki desteği ve pazarlama gücünü gözardı etmiyorum tabii ama ne olursa olsun bu çağda bu müzikle bu kadar ünlü olmak gerçekten büyük iş. Yorumunu biraz açınca anladım demek istediğini ve büyük oranda katılıyorum: Bugün bir metal albümünün geçmişte olduğu gibi ortalığı ayağa kaldırması, herkese ulaşması çok zor. Yine de bu onun çook iyi olduğu gerçeğini değiştirmeyecek tabii.

          Konser kültürü konusunda da şunu söyleyebilirim ki evet, stadyum konserleri bitiyor giderek ama tüm dünyada bitiyor neredeyse. Rammstein, Iron Maiden, Metallica gibi isimler bile yalnızca kendilerinin dışında bambaşka bir görsel şov sunuyor ve ancak onu satarak çekebiliyor 40-50 bin insanı. Normal, giderek daha fazlasını istiyoruz her konuda olduğu gibi.

          Kendi tarafımızda, ufak dünyalarda ise hareketlilik her daim devam ediyor. Mesela Ekim ayının sonunda kendi düzenlediğim organizasyonda yerli isimlerle (ki biri iptal oldu son anda) 120 bilet kestim. Mezar organizasyon İstanbul-Karga’da yaptığı her konserde sold-out seviyesine yaklaşıyor artık. 2019’da son iki-üç senede olduğunun kat be kat üstünde konser oldu ve çoğu da kendini kurtardı, bir kısmı da yine sold-out geçti hatta. Onların gazıyla 2020 daha da coşkulu geçecek. Onun dışında daha geçen Cumartesi İzmirli HECATOMB’un 20. yılını kutladığımız, FORGOTTEN’ın albüm lansmanı yaptığı bir konser vardı Ankara’da ve nereden baksan yine bir 80-90 kişi vardık. Şu an bu yorumu NEKROPSİ konseri dönüşünde yazıyorum ve orada da Ankara’daki saçma sapan havaya (deli yağmur, üstüne kar, sonra ayaz) rağmen doldurmuştu yine seyirci. Yurt dışında da tüm festivaller tıklım tıklım, herkes devamlı turluyor ve artık bir sonraki sezonun takvimleri bile önceden belli birçok grup için. Bugün ortalama bir rock barda adını sorsan kimsenin bilmeyeceği The Great Old Ones, 3 aydır turlamaktan vakit bulup röportajımı cevaplayamıyor mesela, haha. GÖNDERSENİZE LAN ARTIK!

          Kısacası acayip şeyler olmaya devam ediyor ve buna dahil olmak kendi elimizde biraz da. Benim birileriyle konuşasım mı varmış nedir, ne oldu birden ya.

          Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.