Klasik Bir Cumartesi: The Gathering – Mandylion

Merhaba.

1995 yılının metal açısından ne kadar önemli olduğunu bilmeyeniniz yoktur herhalde. Gerek Geçmişe Dönüş serisinden, gerek şu etikete tıklayarak görebileceğiniz aşılması mümkün olmayan birçok albümün yayımlandığı 1995, diğer pek çok tür gibi gotik metal açısından da eşsiz bir yıldı; Draconian Times ve Wolfheart gibi iki müthiş albümün yanı sıra kendi adını taşıyan ilk albümüyle THEATRE OF TRAGEDY, doom ağırlıklı olsa da gotik sıfatını da sonuna kadar hak eden Headstones albümüyle LAKE OF TEARS ve daha niceleriyle gotik metal altın dönemini yaşamaya devam ediyordu…

Tüm bunlar yaşanırken Hollanda’nın güneyindeki küçük Oss şehrinde kurulmuş ve kendi ayağının üzerinde doğrulmaya çabalayan The Gathering adındaki ufak bir grup, üçüncü vokalistiyle üçüncü albümünü kaydediyordu. Sırasıyla önce death metal için vasat, sonra da herhangi bir müzik için rezalet bir vokalist ile yayımladığı iki death/doom ağırlıklı albüm sonrasında mikrofonun başına o dönem daha 22 yaşında olan Anneke van Giersbergen isminde bir kız geçmişti… Tabii sonra olanları biliyorsunuz az çok; The Gathering ve Anneke Van Giersbergen isimleri, hiçbir zaman silinmemecesine metal tarihine kazındılar.

Grubun doom metal alışkanlıklarının izlerine fazlasıyla rastlanılabilen bir albüm olmasına rağmen Mandylion, Anneke’nin heyecanını hissettiren vahşi, eğitilmemiş ama harika vokal performansının da etkisiyle çok daha iyimser bir atmosfere sahip. Bunun temel nedeni ise aslında albümün büyük bir kısmının henüz Anneke gruba dahil olmadan önce yazılmış olması. Mandylion‘ın geneline yayılan bu zıtlık ise bir daha yakalanması zor bir dengenin ortaya çıkmasını sağlamış. Grubun sonraki albümleri Anneke’nin sesine göre, onun etrafında şekillenen bestelerden oluşuyor ve bu açıdan aradaki fark çok bariz.

Yumuşak başlı ve atmosferik enstrümantal geçişlerde dolu bir albüm Mandylion ve tıpkı Eleanor‘un son dakikalarındaki gibi, Anneke’nin ne zaman devreye gireceğini tam olarak kestiremiyor olmak, albümün formülünü çözmekte zorluyor insanı. Mesela Eleanor‘un 5:27 civarında vokal bekleyenler; albümün Anneke’den önce yazıldığını söylemiş miydim? Böğürmüyor tabii kızcağız. Gerçi tatlı vokaline, iyimser enerjisine rağmen şen şakrak sözlere sahip değil Mandylion. In Motion #1‘e bir baksanıza; bu sözler nasıl söylenirse söylensin doğrudan penetre ediyor insanın kalbine:

Kill me with your thoughts
Use your mind
Hand me over to this world
Into death.

Ayrıca René Rutten&Jelmer Wiersma ikilisinin gitarındaki hüzün, Leaves veya büyük bölümü enstrümantal ilerleyen Sand and Mercury gibi şarkılarda albümün ruhunu bir hayli karartıyor.

In Motion #1 ve Leaves ile yalnızlık, özlem, sevgi ve tutku gibi yoğun duygular, Fear the Sea ile ölümü de aralarına alıp tırmanışını hızlandırıyor. Sonrasındaki iki şarkıda ise duygu yoğunluğuyla oradan oraya savrularak daha deneysel bölümlere şahit oluyoruz. Mandylion ve Sands and Mercury, müzikal açıdan zirve noktalarıyken kapanışı yapan In Motion #2 ise manevi açıdan en büyük darbeyi indiriyor gider ayak.

Bestelerde hafif bir toyluk, bazı şarkılar arasında uyumsuzluk ve Anneke’nin sesinde bir güvensizlik hissediliyor belki ama bugünden dönüp bakınca bile Anneke’nin söz ve müzikle zıtlık yaratan vokali, 90’larda çıkmış birçok türdeş albümde (hatta çoğu senfonik/atmosferik black metal albümünde de) görebileceğiniz garip ses efektleri ile kozmik synth kullanımı ve grubun kalanının hala fazlasıyla doom metal odağında kalması, tüm bunların birleşiminden oluşan Mandylion‘ı türünün tek örneği olarak öne çıkarıyor hala. Gotik metali farklı açılardan ele alan birbirinden değerli, enfes albümler var elbette ama hiçbiri Mandylion kadar kendine has ve daha da önemlisi, garip değil. Henüz dinlemediyseniz tam mevsimi.

98/100


Metalperver’de olan bitenden memnunsanız PATREON abonesi olarak aç karnımızı doyurabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.