Klasik Bir Cumartesi: Iced Earth – Horror Show

Korku hikayelerini korkanın gözünden değil, korkutanın gözünden okumak. Kurbanı değil, katili oynamak. Bir canavarın gözlerinden aşkı, tanrıyı, doğruyu, insanı sorgulamak. Yalnızlığında boğulanların çırpınışlarını izlemek.

Iced Earth, 2001 yılında çıkan Horror Show ile korku edebiyatına farklı bir pencereden bakıyor. Tek bir istisna dışında tüm şarkıların farklı bir korku başyapıtından yola çıkılarak oluşturulduğu bu gösteride kimler yok ki; Karındeşen Jack, Doktor Jekyll ve Bay Hide, Im-Ho-Tep, Doktor Victor Frankenstein, Mavi Göl Canavarı, Kont Drakula, Erik ve Christine, Iced Earth’ün bu 6. stüdyo albümünde yer alan ünlü karakterlerden sadece bazıları.

Ünlü karakterler demişken, grubun efsane vokalisti Matt Barlow ile Schaffer’e öyle isimler eşlik ediyor ki sadece bu yönüyle bile Horror Show’a kayıtsız kalmak imkansız neredeyse; bas gitarda Steve DiGiorgio ve davulun başında Richard Christy ile korku efsanelerini anlatan bu kadro, korkutucu bir şekilde efsaneleşiyor; bu isimlerin kimler olduğunu anlatmama gerek yoktur herhalde.

Muhteşem konseptine, harikulade kadrosuna ve çok iyi şarkılarına rağmen Horror Show’un Iced Earth fanlarının bütününü tatmin eden bir çalışma olmadığını baştan belirtmek gerekiyor. Zira grubun Night of the Storm Rider ve Burnt Offerings gibi daha thrash tabanlı hızlı dönemlerini seven kitleler tarafından oldukça sert şekilde eleştirilere maruz bırakılan albümde thrash tabanı yok denecek kadar saydam, Barlow’un vokallari çok daha temiz ve anlaşılır, power ve heavy metal türlerine ait gitarlar ile hikayelere göre şekillendirilmiş besteler nedeniyle belki de bu köşede kaleme aldığım albümler arasında en sübjektif tercihlerden bir tanesi.

Evet. Gerçekten de daha sade bir Iced Earth var Horror Show’da. Çoğu şarkı ilk dakikasından sonra tahmin edilebilir yollara sapıyor ve dinleyicinin yanılma payı ziyadesiyle düşük. Buna karşın benim ve Horror Show’a ölen başka birçok insan için bir şarkıyı yahut albümü iyi yapmak için ne hız ne teknik ne de çeşitlilik en önemli unsurların başında gelmiyor. Nitekim Horror Show’da öyle bir gösteri sunuyor ki Iced Earth, öyle bir hikaye anlatıcılığına soyunuyor ki, müzik çoğu zaman mükemmel sözlere arka plan olmanın ötesine geçemiyor bile. Daha doğrusu böyle bir ihtiyaca gerek duymuyor dinleyici. Kaldı ki Wolf‘daki mükemmel davullar, Damien‘ın The Omen filmlerine göndermeler ile harmanlanmış kötücül bas ve gitarları, Im-Ho-Tep‘i baştan aşağıya dolduran doğu ezgileri, -bunu sadece böyle yazıp bırakıyorum; Dracula. Frankenstein‘ın baştan sona heavy metalin tüm doğrularını taşıyan taş gibi yapısı ve daha birçok farklı detay ile birlikte aslında albümün müzikalitesi de oldukça yüksek bir seviyede.

Horror Show‘dan optimum işitsel zevki alabilmek için ise ortaya şöyle bir ön gereklilik koşulu ortaya çıkıyor: Bir parça korku edebiyatı hakimiyeti ve şarkıları hissedebilmek. Zira BLIND GUARDIAN’ın mükemmel Nightfall in Middle Earth‘ünde olduğu gibi, Horror Show‘da da müzikal yapı ile albümün tematik içerik arasındaki bağ birbirini tamamlayıcı bir özelliğe sahip olduğu için yalnızca müziğe odaklanmak albümün heyecanını büyük ölçüde düşürüyor. Örneğin konuyu bilmeyen biri için The Phantom Opera Ghost iç bayıcı bir beauty and the beast şarkısı olabilecekken The Phantom of the Opera  kitabını okumuş, müzikalini görmüş, filmini izlemiş biri için o dünyadan mükemmel bir kesitin gözlerinin önüne gelmesini sağlayabilecek muhteşem bir şarkı olabiliyor. Özellikle Erik’in çıldırış anlarındaki Barlow’un performansı göz yaşartıcı cinsten. Zaten finaldeki ‘If I can’t have you no one will!’ çığlığında deliliğe karışmış isyanı yakalamamak mümkün değil. Aynı şekilde Barlow’a eşlik eden Yunhui’nin performansı da oldukça tatmin edici. İşte böyle detaylara vurgunum ben bu albümde.

Albümdeki çoğu şarkı için benzeri yorumlar yapabilmek mümkün olduğu için daha ziyade müzik ile hikaye uyumunun zirveye çıktığı anlardan bahsetmek daha hayırlı olabilir; Frankenstein, Damien, Dracula gibi çok daha ön plana çıkan şarkılar olmasına ve haklarında sayfa sayfa yazma isteğim olmasına rağmen albümdeki net favorim Wolf için buraya bir parantez açayım: Albümdeki en hızlı şarkılardan biri olmasının yanı sıra Barlow ile Christy’nin insan üstü performanslarıyla iyice parlayan şarkıda kurt adam mitinden yola çıkan sözler ile müzik o kadar uyumlu ki, sıradan bir insanın lanetlenmesi, karşı koymaya çalışsa da lanet yüzünden dolunay zamanlarında kurt adama dönüşerek duygularını kaybetmesi, saf çılgınlık hali içinde kendi sevdiklerine bile saldırması ve en sonunda gümüş kurşunların hedefi olarak tahayyülü mümkün olmayan acıların ardından huzura ulaşmasının hikayesi, ne 1941, ne de 2010’daki The Wolfman filmlerinde bu kadar detaylı ve insanın içine işleyecek bir şekilde anlatılmıştı.

Yazı çok uzadığı için diğer şarkılara girmekten vazgeçsem de Larry ve Barlow’un Dracula’daki insan üstü performansları diyeyim en azından. Bir de Damien‘daki koroyu her dinleyişimde en az The Omen filmlerindeki kadar ürkmeye devam ediyorum. Bir de Frankenstein‘ın sonundaki Barlow’un “Who’s the monsteri who’s the victim?” çığlığı. Bir de…Tamam neyse, sonsuza kadar öveceğim yoksa.

Her şarkıda bambaşka diyarlarda, farklı karakterlerin ilginç hikayelerine ortak olup, bir sonraki hikayeyi merak ettiğiniz bir anda çok tanıdık bir rif, bir anda değişen bas tonları, artık ezbere bilinen ride zili oyunları ile karşınıza bir IRON MAIDEN klasiği olan Transylvania çıkıyor. Böyle bir albüm için belki de yapılabilecek en iyi cover tercihi olsa ve mükemmele yakın bir şekilde yorumlanmış olsa da işin rol yapma ve hikaye anlatıcılığı kısmına mola verdirmesi açısından albümden ne yazık ki ayrıksı değerlendirmek zorunda kaldığım bir çalışma bu. Aynı şekilde konsept dışındaki tek şarkı olan ve Iced Earth’ün yıllardır bir türlü bırakamadığı vatansever görüşün ürünü olan Ghost of Freedom da Iced Earth’ün ballad konusunda ne kadar başarılı olduğunun kanıtlarından biri olsa dahi eğer tek başına dinlemek istemiyorsam albüm içerisinde sıklıkla atladığım bir şarkı.

Biraz korku edebiyatı, biraz fantezi, biraz da rol yapmayı seven herkes için; bu noktada yazı müziğin türünden, prodüksiyonun temizliğinden, Travis Smith’in görsel tasarımlarının mükemmelliğinden uzaklaştı farkındayım. Çünkü bu sefer hikayeyi ateşin başına oturmuş, yaşlı, yaralı fakat mağrur ve gururlu bir adam, böbürlene böbürlene anlatmıyor; bizzat o adamı yaralayan, pençesini onun ruhuna geçirmeye çalışanlar anlatıyor. 900 kelime olmuş; yahu çok seviyorum.

98/100

 

 

 

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.