Deathspell Omega – Paracletus

paracletus

Metal müziğin, belli kalıplar içinde icra edilmekle en çok itham edilen kolu Black Metal olmuştur hep. Aslında çok da haksız olmayan bu ithamları kırmak için Folk-Black, Death-Black gibi etkileşimli türleri icra edenler dışında çaba gösteren de fazla olmamıştır aslında. Favorilerim arasındaki birkaç grup bile, bu çabayı göstermek yerine müzik tarzlarını kaydırmayı tercih etmiştir hatta. Bu kalıplar içinde mükemmel işler yapanlar elbette olmuştur; Taake gibi, Darkthrone gibi, Marduk gibi. Ve hala, bu gruplar, tüm icra kabiliyetlerine ve ortaya çıkardıkları muazzam eserlere rağmen, her an ortalama bir metal dinleyicisi tarafından “Abi tüm bilekmetal grupları aynı müziği yapıyor yae” suçlamasına maruz kalabilirler. Sebep aşağı yukarı her zaman, black metalin duygusuz ve amaçsız bir müzik olduğu iddiasıdır.

Deathspell Omega, işte tüm bu iddiaların çürüdüğü noktadır. Yukarıda bahsettiğim tüm kalıpların içinde başlayan bir müzik kariyeri, “Inquisitors of Satan” albümünden sonra bambaşka bir yöne sapmıştır. Gayet ortalama bir debut albüm olan Infernal Battles’dan sonraki Inquisitors of Satan her ne kadar bariz bir ilerleme olsa da, yine sıradan, ama başarılı bir Black Metal icrasıydı. Bu albümden sonra ise artık zurna zırt dedi, ve Deathspell Omega’yı en çok saygı duyulan black metal grupları arasına sokan süreç başladı.

Bildiğiniz gibi gruptan Shaxul’un ayrılışıyla Hasjarl’ın yanına Mikko Aspa isimli etine dolgun Finli abi geçiyordu ve “Inquisitors of Satan”ın çıkışından yalnızca iki sene sonra “Si Monumentum Requires, Circumspice” adlı muazzam bir albüm çıkartıyorlardı beraber. Bu albüm, aynı zamanda Deathspell Omega’nın Paracletus ile tamamladığı üçlemesinin de başlangıcını işaret ediyordu. “Si Monumentum Requires, Circumspice”in en önemli özelliği, Deathspell Omega’nın artık “başka bir black metal” yapmaya başlıyor olmasıdır bence tabii. İki sene öncekinden bambaşka bir hale gelmişti grup, ve gerek Tanrı – İnsan – Katolik Hristiyanlık ve bunların çürümesi üzerine olan kutsal kitapvari sözleriyle, gerekse koro pasajlarıyla perçinlenmiş atmosferiyle, alışılmışın çok dışında bir black metal icra ediyordu. Aradan sadece bir sene geçmişken çıkartılan Kénôse EP’si ise, “Si Monumentum Requires, Circumspice”deki değişimin aslında buzdağının görünür kısmı olduğunu anlatıyordu üçlemeyi bozmadan. Müzikal yapı olarak metalin en siyah haline neredeyse hiç dokunmayan, teknik death metal (özellikle Gorguts) rifleriyle (yapı bakımından benzer demeye çalışıyorum tabii, çalıntı değil) beslenen bir EP idi Kénôse.

2007 çıkışlı “Fas – Ite, Maledicti, In Ignem Aeternum” ise üçlemenin ikinci ayağıydı.”Si Monumentum Requires, Circumspice”de Şeytan üzerine yoğunlaşan konsept, bu kez İnsan üzerine kayıyor; ismini bir Ortaçağ Morality Play’den (Everyman) alan albüm, insanın din kisvesi altındaki yozlaşmasından ve çürümesinden bahsediyordu. Müzikal anlamda ise Kénôse’ye nazaran black metale bir dönüş vardı. Albümü tanımlayacak en iyi kelimenin “Kaos” olduğunu düşünüyorum, zira inanılmaz, kaotik bir davul performansı ile bezenmişti baştan sona, ve ciddi bir emek harcanmadıkça dinleyiciye bir şey ifade etmeyebilecek bir yapısı vardı. Bu kaos havasının, tıpkı “Si Monumentum Requires, Circumspice”deki Şeytanî tüyler ürperticiliğin belli bir amaç için yaratılması gibi, insanın dinler sebebiyle tarihi boyunca içine düştü kaosun bir yansıması olarak yaratıldığını düşünüyorum.

Lafı (daha) fazla uzatmamak için aradaki “Chaining the Katechon”, “Mass Grave Aesthetics” ve “Diabolus Absconditus” eserlerinden bahsetmiyorum, ama her biri yirmişer dakika civarındaki süreleriyle Deathspell Omega evrimini daha iyi anlamaya yardımcı olabilirler.

Üçlemenin son ayağı ise, bu kez daha uzun bir bekleyişten sonra 2010 yılında elimize geçti; “Paracletus”. Kelimenin türevi olan Paracletos; ’yardım eden’ anlamında, daha çok Kutsal Ruh için kullanılan bir kelime. Bu durumda Tanrı’nın ruhu olarak ele alıp, üçlemenin son ayağını olan Tanrı’yı elde ediyoruz. Şahsi düşüncem ise konseptin aslında, iddia edildiği gibi Şeytan-İnsan-Tanrı ilişkisinden ziyade, Hristiyanlığa ve teslis inancına bir gönderme olduğu. Deathspell Omega’nın gerek kullandığı alıntılarda, gerekse kendi sözlerinde Şeytan ve Tanrı kavramları fazlasıyla iç içe geçmiş durumda baştan beri, ve “Si Monumentum Requires, Circumspice” kapağındaki tüm dünyanın üstünde oturan bebek figurü, bu kavramların ikisini birden içine alan bir üst formu ifade ediyor bana göre. Bu durumda; “Fas – Ite, Maledicti, In Ignem Aeternum”, ‘Oğul’ yani insanı, Paracletus ise hristiyanlık ve judaizm’deki asıl anlamıyla Kutsal Ruh’u temsil ediyor oluyor konsept olarak. Dediğim gibi bu tamamen şahsi düşüncem, ama liriksel bir açıdan baktığımızda bana oldukça mantıklı gözüküyor. Bu noktada “Paracletus” booklet’ini açan sözlerin de ‘…anyone who speaks against the Holy Spirit will not be forgiven, either in this age, or the age to come. (Matt. 12:32)’ olduğunu belirtmek istiyorum, albümün Kutsal Ruh bahsini güçlendirmek üzere.

Her neyse, baştan belirtelim ki, Deathspell Omega her albümdeki değişimine rağmen, kendine has bir tarz yaratmayı başarmış eşsiz bir grup. Bu harmoni içindeki değişim, Paracletus’da da devam ediyor. Fazlasıyla “Fas – Ite, Maledicti, In Ignem Aeternum”dan fırlamış gibi duran Devouring Famine’i bir kenarda tutarsak, bu albüme gelirken de farklılıklar kaydedilmiş. “Fas – Ite, Maledicti, In Ignem Aeternum”un baştaki ve sondaki Obombration’ları dışında neredeyse hiç düşmeyen temposu, yerini daha ağır bir olgunluğun zaman zaman ışıkları çaldığı bir atmosfere bırakmış. Özellikle Apokatastasis Pantôn ve Epiklesis II’de kimi zaman son dönem Sólstafir tadı bile alınabilecek Post-Black Metal etkilerine rastlamak mümkünken, Wings of Predation ve Devouring Famine gibi şarkılarda ise hala alabildiğine kaos içinde bulabiliyor insan kendini. Albümün Epiklesis’ler dışında en kısa şarkısı olan Have You Beheld the Fevers? ise daha klasik black metal normlarında, patır kütür başlayan ve biten bir şarkı, “Si Monumentum Requires, Circumspice”deki yeniden kaydedilmiş Drink the Devil’s Blood gibi, diğer şarkılardan ayrı duran bir yapısı var.

Bunların yanında, atmosfer olarak (bence bu konuda zirveleri olan) Kénôse ile yarışabilecek bir albüm var karşımızda. Mikko Aspa’nın genelde sakin bir monotonlukla icra ettiği brutal vokali bile, atmosferi desteklemek için bazen çığlık seviyesine yükseliyor Abscission’da olduğu gibi. “Si Monumentum Requires, Circumspice”de Carnal Malefactor’ın riflerinin yarattığı tüyler ürpertici nefret hissini, bu kez daha melodik riff’lerin önüne koyulmuş nevrotik vokallerle yakalamayı başarmışlar zaman zaman. Hatta ve hatta, Dearth’ün başındaki, neredeyse Peste Noire tonlarında gitar kullanımı da grubun farklı teknikleri kendi müzikleri içine yedirmedeki anlamsız başarısının kanıtı gibi. Ne yapsalar yakışıyor başka deyişle.

Kulağınıza çarpacak noktalardan bir diğeri ise bas gitarın bu defa şarkılarda ciddi anlamda yer tutmaya başlaması. Bilmiyorum önceki Deathspell Omega albümlerinden sizi etkilemiş bas partisyonları var mıdır, şahsen benim pek yoktu. Bas kullanımının daha önce Deathspell Omega müziğinin temel unsurlarından biri olduğunu söylemek zor. Durum “Paracletus”da farklı, özellikle düşük tempolu anlarda gitarın yalnızca bas ve davulun uyumunu destekleyen bir unsur olarak kullanıldığını görebiliyoruz. Güzel.

Şarkı süreleri bundan önceki kayıtlara göre epey kısalmış; üç şarkı ve 36 dakikalık Kénôse, ne bileyim tek şarkı 22 dakikalık “Chaining the Katechon”dan falan sonra, 10 şarkı ve 42 dakikalık “Paracletus”, normal müzik sürelerine dönmüş gibi. Şunu da belirtmek lazım tabii, şarkıların tamamı birbirine bağlanıyor başlangıç ve bitişleriyle. Hal böyle olunca da albüm sanki tek bir şarkıymış gibi akıp gidiyor. Bu da başına oturunca bitirmeden kalkmanızı mümkün olmaktan çıkartıyor aslında. Zaten sürükleyicilik açısından şu anda black metalin zirvesindeki, hatta tüm metal dünyasının zirvesindeki birkaç gruptan biridir bence Deathspell Omega; gerek Kénôse’de olsun, gerekse bahsettiğim yirmişer dakikalık diğer parçalarında olsun, hiçbir zaman bir dinlememezlik, bir sıkma hissi yaratmaz. “Paracletus”da da bu kural aynı şekilde devam ediyor.

Gelinen şu aşamada, Deathspell Omega’nın tür içindeki diğer gruplarla karşılaştırması sanıyorum ki oldukça manasız kaçacak. Zira Black Metal kisvesi altında değerlendirilse de, daha önce bahsettiğim gibi, Deathspell Omega artık “başka bir black metal” icra ediyor. Papağan gibi tekrarlayıp durduğum “türün kalıpları”nı yıkmış, kendi standartlarını oturtmuş bir halde şu anda; ve bu standartlara yaklaşan, yaklaşmaya aday olan bir grup gözükmüyor ufukta Orthodox BM camiasında. “Paracletus” ise, bu standartları biraz daha yukarıya çekiyor.

Metalin en habis, en günahkâr halini dinlemek için, tarihin en etkileyici metal gruplarından birinin eserine buyrun. Buyurmadan önceyse, ahiretin tanımını bir de onlardan okuyun:

You were seeking strength, justice, splendour!
You were seeking love!
Here is the pit;
Here is your pit!
Its name is Silence.

97/100

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s