Der Weg Einer Freiheit – Innern
Merhaba.
Almanya’nın son yıllardaki en formda, en modern tınılara sahip black metal gruplarından Der Weg Einer Freiheit, Chopin’in Nocturnes eserlerinden ilham alan Noktvrn albümünde pandemi süreci ve grubun genlerindeki romantik bakış açısını iç içe geçirerek yoğun duyguları en son sınırlarına kadar dayandıran güçlü bir işe imza atmışlardı. Öncesindeki Finisterre‘nin etkisini de düşününce Nikita Kamprad ve kurmaylarının herhangi bir tanıtıma ihtiyaç duymayacak kadar ünlendiğini, ekstrem metal sahnesine şimdiden iz bıraktıklarını söyleyebiliriz herhalde.

Uzun süredir “Writer’s block” denilen, genellikle depresyondan tutun da başarısızlık korkusuna veya finansal kaygılara kadar pek çok sebeple açıklanan, tam da ne bok olduğu belirsiz bir yazamama problemi yaşadığım malumunuz. Yeni albüm dinlemiyor değilim; her Cuma en azından New Metal – 2025 listesini güncellemek için bile olsa piyasayı takip etmeyi sürdürüyorum. Fakat ne iştir ki konu bir albümü incelemeye geldiğinde boş boş beyaz ekrana baktığım, kafamda doğru dürüst iki cümleyi bir araya getiremediğim o kadar çok an yaşadım ki son aylarda, bir noktadan sonra da iyice çekinip denemeyi bile bıraktım hatta.
Tam da bu dönemde, uzun bir süredir takipleştiğimiz Eser (@MglaOpeth), sitenin yıllık hosting masrafını karşılamayı önerip Metalperver’in devamı adına son 5-6 ayda herhangi birinin -ben dahil- attığı en acayip adımı atınca şimdi de kendine gelmeyeceksen ne zaman geleceksin düşünceleri ve biraz da ittirmesiyle kendimi zorlamaya başladım. Hoş, adam bunu yapalı ay oldu ve ben anca üç cümleden fazlasını yazabildiğim bir noktadayım ilk defa ama olsun. Elbette asla karşılığı olamaz ama okumakta olduğunuz Innern incelemesi hem bu desteğe bir teşekkür hem de belki de uzun süreli kuraklığın ardından düşen ilk yağmur damlası anlamı taşıyor benim için; detaylara dalmadan ufak bir parantez açmak istedim bu yüzden. Var ol Eser.
Innern‘e geri dönelim artık. Der Weg Einer Freihet (DWEF diyelim) duygusal, hatta romantik bir grup dedik. Black metal çerçevesinde bu tip bir karakteristiği açığa çıkarabilmek için kullanılabilecek farklı birçok yöntem var; DWEF de post-metal, synth. katmanları ve vokal meziyetleri aracılığıyla, black metalin yakıcı şiddetini içsel bir melankoliyla harmanlama konusunda enfes işler başarıyor. Innern, bu anlamda hem bugüne kadarki en deneysel ve kontrastlarla dolu hem de belki de en içe dönük DWEF albümü.
Aslında albümü sırtlayan ilk üç parça iyibaritle, alıştığımız ve sevdiğimiz DWEF besteciliğinin zirve performansı haricinde pek bir farklılık duymuyoruz. Black metal davulcuğunda, müthiş bir yaratıcılıktan söz edemesek dahi, eşine az rastlanır bir davanma gücü ve azimle çalan Tobias Schuler‘in muhteşem blast-beat‘leri eşliğinde, hüzünlü ama aynı zamanda da ekstrem çerçevede bir arındırma yaşatabilen agresif black metal pasajlarıyla öne çıkıyor bu parçalar. Kreşendo ve inşa, Eos‘ta olduğu gibi (son bölümünden söz ediyorum) artık tırmanacak bir yer bulamadığında , Schuler devreye giriyor ve beklenen dev patlamayı gerçekleştiriyor. Ben dahil birçok dinleyici için bu insanın kafasına vura vura üzme hali, her zaman kazandıran bir formül zaten.
Burada daha ilginç ve beklenmedik olansa vokal. Yine Eos‘un son kısmından bahsedeceğim ama Kamprad ilk kez bu bölümde devreye sokuyor o canhıraş, kirli post-metal vokalini ve açıkçası o ana kadarki hafif hülyalı, öfkesini bir melankoli perdesinin arkasına gizleyen DWEF karakteri, yerini çok daha dışavurumcu bir kimliğe bırakıyor. Kamprad’ın o çiğ, duygusunu filtresiz bir biçimde boşaltan vokalinde Eos‘u farklı bir noktaya taşıyan net bir samimiyet var. Zaten bu bölümün ardından, önceki DWEF albümlerinde de görüldüğü üzere biraz vites düşüyor ve deneyselliğin, melankolinin vanası biraz daha açılıyor.
Temiz vokal ile başta tümüyle post-metal türünde ilerleyen Fragment, son bölümünde yine hız sınırlarını zorlayan harika bir blast-beat ile orgazmik bir climax anı yaşatarak bu geçişi yumuşatırken bir piyano ara faslı olan Finisterre III (bence 6 parçadan oluşan bir albümde ara faslı bulunması biraz lüzumsuz bu arada), kapanışı yapacak Forlorn öncesi sanki damağı temizleyip önceki tatları bastırmak için oraya konuşmuş gibi. Zira Forlorn, post-punk ve black metal arasında çok enteresan bir bağ kuruyor ve DWEF diskografisinin en deneysel, en ilginç bestelerinden biriyle kapanıyor Innern. Ritmi veren bas gitarın önderliğinde, tamamı İngilizce sözleri temiz, kırılgan bir vokalle dillendiren Kamprad’ın rehberliğinde sakin sakin ilerleyen parça, kısa bir black metal patlaması sonrası tekrar post-punk temellerine dönüp albümü melankolik, hülyalı bir noktada bitiriyor.
Açıkçası ilk üç parça itibariyle senenin albümü bile olabilecekken 2. yarısındaki farklılıklarıyla (düşüş demeyeceğim, çünkü bence hala çok kaliteli) başka bir vitese geçtiği için baştaki yakıcı etkisini yitise de Innern, modern black metalin kaliteli eserlerinden biri ve öfke/hüzün dengesini çok iyi oturtmuş bir albüm. Bence zaten Der Weg Einer Freiheit’ın tek eksisi prodüksiyon tarafında (ya daha çok dinlenir diye her köşeyi yumuşatıyorsunuz, o cağnım davulları kısıyorsunuz ya yatacak yeriniz yok kardeşim) ama bestecilik her geçen gün, daha da ilerlediği için çok da laf edemiyor insan. Albümler hep böyle kaliteli olsun da, ben bok atacak yer bulamayıp bunlara takılmaya çok okeyim.
86/100



Yılın black metal albümü.