Moonsorrow – Varjoina Kuljemme Kuolleiden Maassa

varjoinakuljemmekuolleidenmaassa_varjoinakuljemmekuolleidenmaassa

Doğduğunuz, büyüdüğünüz, gördüğünüz, bildiğiniz her şeyin yok olduğuna; tanıdığınız, sevdiğiniz herkesin gözlerinizin önünde can verdiğine; gökyüzünden yıldızların silindiğine şahit olduğunuzu düşünün. Daha sonra da, tüm bunlar olduktan sonra, bir avuç insan, yıkımdan şans eseri kurtulduğunuzu. Kurtulduğunuza şükür mü eder, talihinize duyulmamış küfürler mi yağdırır, yoksa dayanma gücünüzü kaybedip; cansız bir beden gibi isyan mı ederdiniz?

Moonsorrow’un, dünyanın yıkımını anlattığı “Viides Luku: Hävitetty” (Bölüm 5: Yıkım) albümünden tam dört yıllık uzun bir bekleyiş sonrasında çıkarttığı bu albümünde, grubun bu soruya cevabına tanıklık ediyoruz. “Varjoina Kuljemme Kuolleiden Maassa” (Ölüler Diyarında Gölgeler Misali Dolaşıyoruz) bir konsept albüm; temel olarak yukarıda bahsettiğim şekilde yıkımdan sonra hayatta kalabilmiş bir avuç insanın yeni bir yaşam arayışını konu ediyor – ve tabii arayışları süresinceki akıbetlerini.

Aslında bir pagan/black metal grubu olarak anılabilecek Moonsorrow’un albümlerinde folk enstrümanlarının yaygın olarak kullanılmasına rağmen – ve tabii metal içinde bu enstrümanların genelde insanları eğlendirmek amacı ile kullanılmasına rağmen – çoğu zaman neşeli bir dinleti yaratılmasından ziyade, atmosferi tamamlayıcı unsurlara yoğunlaşıldığını görüyoruz. Bu amaca hizmet edecek şekilde de, tüm Moonsorrow kayıtlarında, prodüksiyonun az da olsa kirli bırakıldığını söyleyebiliriz. “Varjoina Kuljemme Kuolleiden Maassa”da ise prodüksiyonun biraz daha temizlendiğine şahit oluyoruz ki, bunun tahmini sebeplerine değinmeye çalışacağım ileride.

Bu albümü grubun daha önceki albümleriyle fazla karşılaştırmak istemiyorum aslında; ama kısaca değinmek gerekirse; grup albüm çıkmadan önce, “Kivenkantaja” ve “Verisäkeet” arası bir eser duyacağımızı, bu ikisinin hem melodik, hem de daha vahşi kısımlarından parçalar hissedebileceğimizi iddia etmişti. Gelinen son noktada bu açıklamaya katılmakla beraber, 2008′de çıkan “Tulimyrsky” (Alev Fırtınası) EP’sindeki aynı adlı şarkının da baya büyük etkisi olduğunu düşünüyorum bu albüme. Bir kan davası sonucu saldırı altında çaresiz kalan bir köyün hikayesinin anlatıldığı şarkıya, aynı bu albümde olduğu gibi bir ihtişam hakimdi.

İhtişam. Bu albümün anahtar kelimesi bu aslında. Bundan önceki Moonsorrow albümlerini sözlükte Epik’in karşısına yazabilecek durumdayken, bu albümü hakikaten en güzel özetleyen kelime bence ihtişam. Henüz ilk şarkı olan Tähdetön’ün ilk saniyelerinden bunu iliklerinizde hissedebiliyorsunuz zaten. Albüm boyunca giren koro pasajlar, marşvari davullar, hatta adeta hükmedici baslarla, insanın tüylerini diken diken eden bir albüm çıkmış ortaya. Az önce kısaca değindiğim ‘daha temiz’ prodüksiyonun sebebinin de işte bu hissi daha güzel verebilmek olduğunu düşünüyorum. Koskoca dünyada yapayalnız kalmanın getirdiği terkedilmişlik duygusu; dumanlar tüten harabelerin, ellerinde kılıçlarıyla yere kapaklanmış cesetlerin, kapkara, yıldızsız gökyüzünün ve size arkasını döndüğünü hissettiğiniz Tanrıların ihtişamı. Sessiz, ama çok derinden bir isyan, çaresizlik.

Albümün (ve aslında Moonsorrow’un genel olarak, tıpkı Enslaved gibi) belki de en büyük başarısı, bütün bu hissiyatı, şarkı sözlerini okumanıza gerek bırakmadan içinize işletebiliyor olması. Tabii bu albüm özeline inecek olursak, konsepti tamamlama amaçlı geçiş şarkılarının başarısını da yadsımamak lazım. Henüz albümün başında ikinci şarkı Hävitetty’de belki bir umut kırıntısını işaret eden üflemelilerden, albümün sonuna gelirken sondan bir önceki şarkı Kuolleille’deki çaresizlik dolu çığlığa kadar; bu kısacık üç parçanın atmosferi perçinleme anlamındaki katkısı muazzam.

Asıl parçalar olan 4 parçadan ise, içine girilmesi en zor olanı Tähdetön diye düşünüyorum; şarkının gayet içine işleyen sert, ritmik davullar ve bunların asıl amacı olan peyzajı yaratma işine alışmak biraz zaman alabilir. Muinaset, daha alışık olduğumuz tarzda, yaylıların ve gitarın götürdüğü, Kivenkantaja dönemlerinden bir şarkı gibi. Normalde zerre sevmediğim (ve gördüğünüz gibi burada da kısa kestiğim) şarkıları tek tek inceleme işine bulaşmamın tek sebebi ise, albümün Huuto gibi efsanevi bir parça barındırması. Albümün yayınlanmasından önce radyoda ön dinletisi yapılan bu parçayı, berbat kalitesiyle bile onlarca defa dinlemiş, arada üç-beş kelimesini anlayabilmeme rağmen hatmetmiş bir insan olarak, albümün geri kalanına olan merakımı bile ezmişti Huuto’yu yüksek kalitede dinleme isteğim. Muazzam akustik bir girişi, daha bile güzel bir ana melodisi olan şarkıyı bir defa dinledikten sonra bile aklınızda günlerce o melodinin döneceğinden emin olabilirsiniz. Albümdeki ikinci favorim ise son şarkı Kuolleiden Maa. İsminin yanında atmosfer olarak da bir nebze bir önceki albümden Tuleen Ajettu Maa’yı andırıyor, hatta hiç alışık olmadığımız bir şekilde çok da başarılı bir gitar solosu bile içeriyor. Son anlarının epikliğiyle de bilindik bir Moonsorrow albüm kapanışı yaşatıyor biz sevgili dinleyicilere.

Albümü anlatırken böyle güzel çalmışlar, şöyle güzel söylemişler şeklinde bir enstrüman-vokal analizi yapmaya hiç ihtiyaç duymuyorum, bu konuda gruptan şimdiye dek ne kadar başarılı icralar aldıysak, onların aynı şekilde devamını duyabilirsiniz. Ek olarak hayatta kalan bir avuç insanın akıbetini de merak etmişsinizdir belki; yeni bir yaşam alanı arayışına çıkan grup, karların üzerindeki yolculuklarının her adımında bir yandaşlarını kaybederek ilerlerler. Beyaz örtünün üstünde yapayalnız kalan bahtsız bir arkadaş, Kuolleille’de en son çığlığını atar ve o da kendini yıkımın acımasız kollarına bırakır. Umut sönmüş, insanlığın sonu gelmiştir.

Daha fazla uzatmadan, albümle ilgili kendi yorumumu da ekleyeyim. “Varjoina Kuljemme Kuolleiden Maassa” hakikaten (Moonsorrow’dan beklendiği üzere) çok güzel bir albüm, yukarıda o kadar övdükten sonra zaten başka bir fikrim olmasını beklemeyebilirsiniz; ama var. Farkındaysanız “Varjoina Kuljemme Kuolleiden Maassa”nın önceki albümlerle benzerliklerini sayarken, 2007′deki “V: Hävitetty”den neredeyse hiç bahsetmedim (son şarkının bazı noktaları hariç). Benim için grubun zirve yaptığı nokta olan o albümden buraya bu kadar az şey aktarmaları, atmosfer olarak bu kadar “başka” bir işe imza atmış olmaları kişisel bir hayalkırıklığı benim için; ama yalnızca kişisel, daha fazlası değil. Yine aylarca, yıllarca sıkılmadan dinlenilebilecek, daha şimdiden 2011 yılının en iyilerinden olduğu-olacağı aşikâr bir albüm var karşınızda. Keyfini çıkarın.

87/100

Ertuğrul Bircan Çopur

Bilek metal.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir