Saor – Amidst the Ruins
Merhaba.
Saor ve yaratıcısı Andy Marshall, Metalperver’i yakından takip edenler için -ve aslında atmosferik/folk black metal severlerin çoğunluğu için de- tanıtıma ihtiyaç duymayacak kadar sağlam bir yer edinmiş, metal dünyasında hatırı sayılır bir şöhrete kavuşmuş durumda. İskoçya’nın coğrafi, kültürel ve hatta müzikal mirasını atmosferik black metal ile eşsiz bir biçimde harmanlayan Saor, pastoral anlatısına hafif bir melankoli ve yoğun bir epiklik katarak birbirinin kopyalarıyla dolu black metal piyasasında özgün bir karakterle, çoğunluktan farklı bir noktada duruyor. Yoğun melodi örgüleri, yüzyıllar içerisinde şekillenen dev dağların sabırlı duruşunu andırarak hiç acele etmeyen uzun enstrümantal pasajlar, İskoç Highland’inin eski kaleleri, dingin gölleri ve görkemli dağları arasında esen bir rüzgar gibi salına salına kulakları dolduruyor.
Son olarak Origins‘de bırakmıştık Saor’u. Seneler önce bana “ben kısa şarkı yazamıyorum,” itirafında bulunmuş, Origins‘e kadar yaptığı 4 albümdeki toplam 18 şarkının ortalama süresi 11 dakikanın üzerinde seyretmiş Andy, artık turlayan ve festivallerde yer alan bir markaya dönüşmüş olmasının hissettirdiği baskının da payı olsa gerek, 6-7 dakika bandına çekilmeye çalışmış ve pek çokları gibi benim de düşünceme göre Saor diskografinin en özelliksiz, en ortalama albümüne imza atmıştı. Eğer bu bakış açısını sürdürseydi, 2025 için en büyük hayal kırıklıklarımın biri Saor olacaktı muhtemelen. Neyse ki o da hatasını görmüş olacak ki yeni albüm Amidst the Ruins, İskoçya’nın eşsiz doğası içerisinde, rüzgarlı patikalarındaki yürüyüşümüzü aceleye getirmeye çalışmıyor.

İsminden yola çıkarak doğal ve tarihi kalıntılar arasında yürüyüşe benzettiğim Amidst the Ruins, konuk müzisyenlerin folk/Kelt hissiyatını yükselten dokunuşlarını daha da derinden hissettiğimiz besteleriyle öne çıkıyor. Uzun zamandır Andy Marshall’a davulda destek atan Carlos Vivas bir yana, tahta nefesliler ve vokal katkısı veren Elisabeth Zlotos, özellikle The Sylvan Embrace‘te Saor’dan rol çalacak kadar belirgin. Çello sanatçısı Jo Quail de pek çok parçada kendine geniş alanlar bulmuş; Elisabeth’in üflemelileri ve Jo’nun çellosu, enstrümantal ilerleyen atmosferik kısımların baş aktörleri. Bu, black metalin folk unsurlarla birleşiminden hoşlananlar için önemli bir unsur olmakla birlikte daha çok gitar dinlemek isteyenleri sıkabilecek bir özellik. Albümü dinledikten bir süre sonra, başka bir şeylerle uğraşırken pek çok defa, kendimi bu enstrümanlardan yükselen tekrarlı ezgileri mırıldanırken bulduysam da ben de daha çok gitar dinlemek isterdim açıkçası. Bu sefer denge biraz kaymış sanki.
Öte yandan albümün en kısası olsa da 8 dakikayı aşan süresi boyunca, tekrarlayan bir akustik gitar motifi içerisinde Elisabeth’in temiz vokalini dinlemek beni bile biraz sıktı, ne yalan söyleyeyim. Eğer 2-3 dakika bandında, bir ara faslı (interlude) süresinde kalsaydı albüme tat katan bir farklılık olarak değerlendirebilirdim ama 8 dakikaya ulaşırken üflemeliler, üst üste binen temiz vokaller ve akustik gitarlardan ibaret bol tekrarlı ağır bir parçanın, Amidst the Ruins‘in akışına ket vurduğunu düşünüyorum. Aman aman akılda kalan motifler veya inanılmaz yoğun bir atmosfer de olmayınca gümbür gümbür giden diğer şarkıların yanında biraz yavan kalıyor.
Neyse ki kalan diğer 4 parça (sadece 4 tane olmasına bakmayın, 50 dakika müzikten bahsediyoruz) devasa sürelerine rağmen dolu dolu müziklerle tatmin edici bir tecrübe sunmayı başarmış. Andy Marhsall’ın doğanın acımasızlığını yansıtan patlayıcı black metal anları yazma konusundaki becerisi yıllardır çeşitli örneklerle kanıtlanmış halde; burada da isim ve açılış parçasının ilk anları olsun, Echoes of the Ancient Land ve Rebirth‘ün geçişlerindeki ısıran, aşındıran blast-beat‘ler olsun, sert dalgalar halinde çarpıyor kulaklarımıza. Ben özellikle Glen of Sorrow‘un 7. dakikasından sonra olan biteni seviyorum ama eminim herkes bir başka Andy Marshall tremolo‘suna tutulacaktır, zira bolca mevcut. Bu arada Glen of Sorrow‘un anlatıyla müziğin birleşimi açısından albümün zirvesi olduğunu da belirteyim. Detaylara inmek isteyenler kurcalarlar zaten ama MacDonald Klanı’ndan 30’un üzerinde insanın katledildiği bir geceyi elen parça, iniş ve çıkışlarıyla bu korkunç olayın unutulmamasını sağlamaya çalışmış. Bir trajedi kurgusunda, diskografinin incilerinden bir tanesi adeta.
İster istemez Origins ile kıyaslıyor, oradaki aceleciliğin ve konserlerde nasıl çalarız motivasyonuyla yazılmış bestelerin çolak hallerini düşününce Amidst the Ruins‘i çok daha yukarılara koyuyorum ama aslında Saor diskografisinde daha güçlü, daha bütünlüklü işler mevcut. Bas duymakta zorlandığım prodüksiyonu da ekleyince darbeli, etkili bir iz bırakabilecek mi, emin değilim. Folk unsurların baskınlığına hiçbir itirazım olmasa da doğru bir denge yakalanmadığı takdirde ana kitle olan atmosferik black metal dinleyicinin nezdinde eleştiriler olması doğal ve Amidst the Ruins için böyle bir durum ortaya çıkabilir. Folk baskınlığından rahatsız olmayacaklar içinse senenin en iyilerinden biri olmaya aday. Doğru beklentilerle, biraz da sabırla yaklaşılması gereken bir Saor albümü olarak kayıtlara geçti diyeyim kabaca.
75/100


