Kritik

Necrophobic – In the Twilight Grey

Merhaba.

35 yıldır ortamlarda olmasına rağmen yıldızı kariyerinin sonbaharına doğru parlamaya başlayan İsveçli Necrophobic, Season of Mist‘ten dağıtılan 2013 çıkışlı Womb of Lilithu ile vitesi yükseltmiş, sonrasında Century Media‘ya geçip 2018’de yayımladığı Marc of the Necrogram ve onu takip eden Dawn of the Damned sayesinde de 2. baharını resmen müjdelemişti. On yıllara yayılan serüveninde zaman zaman (1993 çıkışlı ilk albüm veya 2009’daki Death to All mesela) dikkat çekici işlere imza attıysa da genelde radar altı kalan grubun deyim yerindeyse şöhreti yakalayışı gecikmiş gibi görünebilir, fakat iki albüm arasına üç buçuk-dört sene koymayı alışkanlık edinmiş Joakim Sterner ve kurmaylarının aceleci davranmamaları, doğal akışında gelişen bir yükseliş yaşattı gruba. Hele ki eyvah dedirten ve akıyorken dolduralım mantığıyla aceleye getirilmiş olabileceğini düşündürten Dawn of the Damned‘in taş gibi çıkması, Necrophobic’e olan güveni de arttırdı. Bugün baktığımızda blackened death metali, death/black kırması müziği İskandinav köklerinden koparmadan, hakkıyla çalan nadir gruplardan biri olarak Necrophobic, belki de hiç olmadığı kadar popüler.

10. stüdyo albümü In the Twilight Grey‘in çıkışı öncesinde de benzer bir rahatlık söz konusuydu ve galiba Necrophobic’e dair en sevdiğim şey de bu. Marc of the Necrogram bu kadar pozitif karşılanmış, Dawn of the Damned pandemiye kurban gitmişken sakinliklerini korudular. Hatta son yılların en uyumlu, en iyi anlaşan gitar ikilileri arasında gösterebileceğimiz Sebastian Ramstedt & Johan Bergebäck, pandemi sırasında IN APHELION‘u kurup sapağlam bir albüm de yayımladı. Ne oldum delisi olunmaya çok müsait bir ortamda bu kadar olgun kalabilmek, karakteri bozmamak bence kıymetli.

Haliyle In the Twlight Grey öncesi gruba güvenim tamdı ve onlar da 35 yılın tecrübesi, bir şeyleri kovalamamanın verdiği rahatlık ve özgüvenle yine bildiği yerden, ancak çok hüçlü bir albümle geri geldiler. Melodik black metal, biraz paganlık, death metal vokalleri ve bolca heavy metal gitarcılığı… Necrophobic’in iyiden iyiye oturmuş, yerleşmiş formülünün bu bileşenleri, bir kez daha birbirinden akıcı ve güçlü parçalar halinde kulaklarımızda.

Grubu tanımayanlar listedeki heavy metal bileşenini görüp şaşırabilirler ama aslında Ramstedt & Bergebäck ikilisinin gitarlarında heavy metal duymamak imkansız gibi bir şey. Yine birbirinden harika sololar ve hem dinamik hem de akılda kalıcı fikirlerle enfes bir gitar işçiliği sunuyorlar. İlk parça Grace of the Past‘in ilk anlarından itibaren başlayan ve farklı tür ve tekniklerin bir potpurisi halindeki gitar saldırısı ateşin altını açarken Anders Strokirk’in çok temiz (söylediği sözün anlaşılırlığı bakımından) ve bir o kadar da kirli (harsh) vokali, grubun cehennemi taraflarının şakaya gelmeyeceğini garanti ediyor. Yine başlarda yer alan As Stars Collide ise şimdiden diskografinin baş tacı besteleri arasına girdi benim için. Pagan/Viking geçmişinden ilham alan, orta tempolu, akılda kalıcı nakaratlı ve epik bir de solosu var… Bu tarz bir müzikte aradığım şeylerin %99’una (bir tane de şöyle yeri göğü inletmeli blast-beat olsaydı keşke) sahip As Stars Collide. Yine BATHORY‘den esinlendikleri zamanlara götüren kapanış Ascension (Episode Four) ile birlikte albüme daha farklı, pagan bir atmosfer katıyor. Bu arada bu atmosferik kapanışın ilk üç bölümünü dinlemek isterseniz biraz geçmişe (1997) dönmeniz gerekecek.

Tabii sadece pagan tarafıyla öne çıkmıyor albüm. Black metal dünyasının pek çok alt aleminden bir şeyler celbetmişler. Clavis Inferni‘de thrash ile dirsek teması kuruyor, Cast in Stone‘da hızı iyice yükseltip üzerlerine sinen ölümün kokusuyla boğuyor, Stormcrow‘da alıştığımız o marş vari nakaratlarla cehennem ordularını harekete geçiriyorlar. Shadows Of The Brightest Night‘ta ilginç palm-mute verse gitarlarla daha önce karşılaşmadığımız fikirleri kurcalıyor, isim şarkısında tümüyle black metale geçtiklerinde bile melodik sololardan vazgeçmeyeceklerini gösteriyor, Mirrors of a Thousand Lakes‘teyse Sebastian Ramstedt’i komple serbest bırakıyorlar ve o da black metale sweep picking sokarak dinleyeciyi şaşkına çeviriyor. Eh, sanıyorum her şarkıyı saydım ki zaten amacım da buydu; her şarkıda farklı ve kayda değer bir şeylerle karşılaşınca kısa kısa da olsa bir şeyler söylemek istiyor insan. Her gün denk gelemiyoruz böylesine.

2. yarıdaki daha maceracı, uzun bestelerle ilk yarıdaki patlangaçları çok iyi dengelemiş, kapkaparanlık şarkıların arasına harika heavy metal soloları sokmuş, tüm bunları da doğal ve samimi hissettirmeyi başarmışlar. Duyar duymaz zihninize kazınacak şeyler veya çok albenili, basit ve süslü numaralar yok belki ama Necrophobic hem ne kadar hünerli gitaristlere sahip olduğunu hem de bu müziğe ne kadar bağlı olduğunu göstermiş bir kez daha. Belki birkaç defa dinlemek gerekecek, fakat açıldığında In the Twilight Grey‘in çok sevileceğine kesin gözüyle bakıyorum. Ha belki yeterince agresif, yırtıcı bulunamayabilir ama Necrophobic o grup değil bence zaten.

85/100


Yazıyı/albümü değerlendirmek için:

Average rating 4.4 / 5. 7

Siteye destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreona göz atabilirsiniz👇
Become a patron at Patreon!

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.