Necrophobic – Dawn of the Damned

Merhaba.

İki sene önce yayımlanan ve nedense incelemeye üşendiğim Mark of the Necrogram ile yeni nesillere ulaşıp geniş kitlelere ulaşarak tekrar gündeme gelen İsveçli death/black metal topluluğu Necrophobic, aslında 30 yaşını devirmiş, eski bir isim. Buna karşın geçmişte yalnızca yeraltında tanınır ve takdir edilirlerken CENTURY MEDIA gibi bir deve transfer olmalarıyla beraber bir anda kulağımızdan içeri zorla Necrophobic sokulmaya başlandı. Death to All, Darkside gibi albümler esnasında böyle bir pazarlama gücüne sahip olsalardı işler onlar için çok daha farklı olabilirdi, çünkü gerçekten senelerdir çok kaliteliler; bıkmadan, usanmadan, gram tutkuyu kaybetmeden.

Son dönemdeki bu ittirme kısmı biraz antipati yaratsa da (kaldı ki sitedeki ilk Necrophobic yazısı bu; demek ki Century Media bizi de almış kucağına, öyle veya böyle) Necrophobic’in kaliteli bir müzik yaptığı gerçeği sabit tabii. O yüzden de Dawn of the Damned, senenin beklenen albümlerinden biriydi ve ben de grubun neler yapacağını merak ediyordum. Önden yayımlanan Mirror Black klibindeki korkunç (iyi anlamda değil) görünen set tasarımına, JUDAS PRIEST gardrobu soygununa ve abes kurguya rağmen beklentim yüksekti. Tek endişem, 2018’de yaratılan bu heyecan dalgasının gazıyla şirketin grubu hızla yeni albüm için bastırdığını tahmin ettiğimden dolayı, Nercophobic’in konuyu oldu bittiye getirmesiydi.

Fantezi pop klibi yönetmeni mi çekmiş klibi ne olmuş böyle

Neyse ki Dawn of the Damned, arka planına veya kliplere vs. bakınca zihnimde oluşan önyargıyı hızla dağıtıp kendini zorla kabul ettirecek kadar iyi bir albüm çıktı da ben de burada (yine) akıntıya karşı kürek çeken sivri, huysuz adam durumuna düşmek zorunda kalmadım. Dawn of the Damned rahat dinlenebilen, pürüzsüz bir death/black metal albümü.

Biraz açmak gerek tabii. Akıcılık hadisesi, Dawn of the Damned özelinde önemli ve toplam kıymeti de artıracak kadar ön planda. 90’ların sonundan beri grupta yer alan, aşağı yukarı 20 senedir birlikte çalma alışkanlığını sürdüren gitar ikilisi Sebastian Ramstedt ve Johan Bergebäck’ın melodik ve sanki sırtını arkaya yaslamışçasına rahat gitarları kusursuza yakın. Teknik açıdan 90’lara ait death/black kırması işlerinde standart kabul ettiğimiz tüm silahları kullanıyorlar ve bu da hem çok tanıdık hem de kolayca kabul edip özümsenecek bir gitar işçiliği sağlıyor. Elbette tremolo gitarın melodik taarruzu değişmez ana silahları ama soğuk, donuk ve temiz tonlarla atmosferi besleyen bölümlerden tutun da 80’lerin klasik at süren ritimlerine ve Necrophobic’i benim gözümde “Judas Priest death/black yapmaya kalksa nasıl olurdu?” sorusunun cevabına dönüştüren solo işçiliğine ve whammy bar kullanıma kadar yağ gibi kayıp gidiyor bu ikili.

Akıcılığı sağlayan bir diğer unsur da yapısal olarak sabit, net bir besteciliğe sahip olmaları. Yani ne tempo ne de beste yapısı açısından parçalar birbirinden çok uzaklaşmıyor. Hemen hemen baştan sona aynı tempoda ilerleyen, benzer yapılara sahip parçalardan oluşuyor Dawn of the Damned. Haliyle şarkılar kolayca iç içe geçiyor ve daha ne olduğunu anlamadan yarısı geçiveriyor. Prodüksiyon tarafında gitarlar önde tutulduğu için de Sebastian – Johan ikilisinin melodi bombardımanı esnasında insan çeşitlilik arayacak, farklı hislere yoğunlaşmak isteyecek vakti bulamıyor.

Bu anlamda bir tek son parça Devil’s Spawn Attack‘ı ayrı tutmak gerek. Hatta o kadar ki eğer önceden bu parçayı dinlemediyseniz sıra ona geldiğinde albümün bittiğini, bonus parça veya öyle bir şeyler dinlediğinizi sanabilirsiniz. Zaten biraz da bonus gibi aslında; DESTRUCTION vokali Schmier’ın katkısıyla daha thrash yapısında, biraz daha it-köpek black/thrash tınılarıyla dolu bir parça bu. Favorilerimden biri ama biraz sırıtıyor tabii. O kadar olur.

Bunun haricinde Necrophobic’in genlerinde bir rock’n’roll duruşu olduğu aşikar ve kendini o kadar ciddiye almıyormuş gibi, trve yada kvlt olmak gibi bir kaygıları yokmuş gibi tınlıyor müzik. Haliyle işin karanlık taraflarında death/black metal denilince akla gelen pek çok gruba nazaran daha çabuk dağılan, daha uçucu bir atmosfere sahipler. Bu özellik, Dawn of the Damned‘i çok daha dinlenebilir kılsa da yoğun, yıpratıcı şeyler arayanlar için bir handikap aynı zamanda. Ben bu tercihi artı veya eksi olarak değerlendirmiyorum açıkçası. Zifir karanlık bir şey dinlemek istersem istemediğim kadar çok grup var, biraz da böylesi olsun.

Ayrıca yakın çevremde de death/black türünün ağır toplarını kendisi için zorlayıcı bulan, fakat Necrophobic’i güle oynaya dinleyen insanlar mevcut ve bu yazıyı okuduklarında nedenini anlayacaklarına eminim. “Şeytan filan iyi tabii ama o kadar da kasmayın ağbii,” der gibiler sanki. Son dönemde gördüğüm en ilhamsız, klasik Necrophobic albüm kapağı da bu tavra işaret ediyor hatta sanki. Bu arada demeyeyim diyordum ama Mark of the Necrogram kapağına zoom yapılmış gibi görünen bu kapak sizce de çok Century Media tercihi gibi değil mi? “Bakın, hani o çok beğendiğiniz vardı ya onun aynısından yaptık gene,” demeye çalışır gibi… Hakikaten sevmiyorum şu göze parmak pazarlama işlerini. Neyse, sonları BEHEMOTH gibi olmasın da… Sahi ne oldu o iş ya, hala açıp ILYAYD dinliyor, savunuyor musunuz?

Dağıldım gibi oldu, dönelim Dawn of the Damned‘e. Yeni Tsar Bomba‘mız olması hedeflenen Mirror Black dışında Tartarian Winds ve Dawn of the Damned gibi kısa sürelere sahip, daha odaklı besteciliğe sahip parçalar albümü taşıyor. Melodik death/black türünün son dönemdeki en iyi örneklerinden biri hatta Tartarian Winds. Bütünü dinlemeden fikir edinmek istiyorsanız işe buradan başlayabilir, grubun uzun bestelerinde işlerin nasıl ilerlediğini görmek için de The Infernal Depths of Eternity‘e göz atabilirsiniz. Hele ki şöyle orta-tempo çift-bas davul üzerine oturan epik, dramatik AMON AMARTH parçalarını seviyorsanız parçanın gövdesine bayılacaksınız. Bu arada tüm epikliğine rağmen bu şarkıda da solo gitar cimnastik yapıyor klavyenin üzerinde. Neredeyse her parçada bu tip bir solo var ve 80’lerden kalma, “şimdi de gitaristimiz size bazı şeyler gösterecek,” tarzında, sıklıkla parçanın bütününden kopuk bu solo anlayışı, katman ekleyip zenginleştirmenin dışında yukarıda bahsettiğim o rock’n’roll hissiyatını da güçlendiriyor. Kesinlikle çok başarılı tercih; enfes sololarla bezeli tüm albüm.

Şöyle bir bakınca çift kritik uzunluğuna yaklaşmışım; baymadan kapatayım. Kimi zaman marş tadında epik nakaratlarla, kimi zaman geçmişindeki karanlıktan küçük bir kısım yansıtıp ortamı kararttığı anlarla, bazen de rock’n’roll ateşini harlayıp gazı kökleten eğlenceli kısımlarla dolu Dawn of the Damned sayesinde ikinci baharını doludizgin yaşamaya devam edecek gibi görünüyor Necrophobic. Dengeli, kolay dinlenen, güçlü bir albüm yapmışlar. Mark of the Necrogram ile karşılaştırmak ise bence doğru değil, çünkü bu albüm öncesinde, Mark of the Necrogram sayesinde sınıf atlayıp başka türlü bir gruba dönüştüler. Orada başka bir tutku, başka bir açlık vardı gibi geliyor bana. Bu nedenle karşılaştırmaya girmeden dinlemenizi öneririm naçizane…

Mark of the Necrogram daha iyiydi ama. Hay ulan!

84/100


Aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreon sayfamıza göz atabilir, Metalperver’e destek olmaya başlayabilirsiniz:

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.