Twin Obscenity – For Blood, Honour and Soil

Merhaba.

Sanat Tarihi okuyanlar, ikonoloji ve ikonografi kavramlarını da az çok biliyorlardır. Sanat eserlerinin incelenmesi ve yorumlanması konusunda geçerliliği kanıtlanmış birçok yöntem eserin motivasyonu, konusu ve anlamı hakkında isabetli okumalar yapmaya olanak tanısa da kimi zaman bu yöntemlerin yanlış kullanımı, Panofsky’i çaresiz bırakacak kadar merkezden uzağa düşen çıkarımlar yapılmasına neden oluyor. Görsel sanatlar ile müziği kıyaslamak ne kadar doğru bilinmez ama müziğin de kapağından içeriğine kadar insanın zihninde çeşitli imgeler ve simgeler yaratabildiğini düşünürsek bu görseller üzerinden yeni anlamlar türetmek mümkün her zaman. Bugün MARDUK bile bu yanlış okumalar nedeniyle hala topa tutuluyor örneğin ve at gözlüklü insanlara gerçekleri göstermeye çalışmak çok yorucu olabiliyor (Bkz. Heaven Shall Burn… When We Are Gathered‘ın yorum bölümü).

Bu nedenle Twin Obscenity gibi destansı savaş öyküleri anlatan gruplar, özellikle anlatılan savaşların karşı tarafında durmuş veya kurgusal anlatılarla gerçeklerin ayrımını yapamayan dinleyicilerde tepkiyle karşılanabiliyorlar. Yerli ve milli söylemleri destekleyen bu tip bakış açılarıyla sanata yaklaşmak, kötü niyeti açıkça belli olan eserleri ve sanatçıları değerlendirirken elbette doğru sonuçlar veriyor ama günümüzde kurunun yanında yaşın da yanması, en büyük sorunlardan biri ve bu linç kültürünün, sığ bakışın bir parçası olmayı reddediyorum ben. Uzun lafın kısası, bugünün küresel kültürel şartları dahilinde Kan, Onur ve Toprak için! adında, kapağında da tepeden tırnağa zırhlı süvariler görünce tırpan ve meşaleleri hazırlayıp lince kalkışmak refleksif bir hareket olabilir ama doğru bir hareket olmayacaktır. Haçlı Seferi sempatizanı veya çok sevdiğiniz ecadıdınızın düşmanı değil bu arkadaşlar neticede.

Yine neye, kime tetiklenip buralardan girdim konuya bilmiyorum ama Twin Obscenity’nin yeterince enteresan bir kariyeri var zaten ve biz buna odaklanalım artık. Norveçli melodik black/death topluluğu, pagan/viking temasını merkeze oturtan bir müzik üretiyordu ve özellikle 90’ların 2. yarısında patlama yapan bu alt türde EINHERJER, BATHORY, ENSLAVED, BORKNAGAR gibi isimlerle beraber anılabilecek kadar büyüyebileceğini düşünenlerin sayısı hiç de az değildi. Öyle ki 1997 çıkışlı ilk albümü Where Light Touches None sonrasında Century Media havada kapmıştı grubu ve vakit kaybetmeden For Blood, Honour and Soil‘ı kaydettirmişti. Ne yazık ki üç sene sonra gelecek Bloodstone sonrasında nedenini kimsenin bilmediği bir biçimde dağıldılar ve o kadar dağıldılar ki Century Media kendi etiketiyle yayımladığı son iki albümü ürün kataloğundan çıkardı. Öyle böyle bir dağılmak değil.

Hal böyle olunca da For Blood, Honour and Soil (ve diğer Twin Obscenity albümleri) döneme damgasını vuran o akıcı melodi anlayışı ve ritmik anlayış ile bir çırpıda akıp giden, bilenin sevdiği gizli cevherler olarak kaldılar. Arattığınızda gruba dair doğru düzgün bir bilgiye, albümlerin incelemelerine veya grubun sosyal medyasına vs. denk gelemiyorsunuz artık ve doğrusu zaten türün kendisi de pek rağbet görmüyor eskisi kadar. Bununla birlikte İskandinav melodik death/black metalinin pagan taraflarını, bu türün epik ve çiğ taraflarını beğenenler için For Blood, Honour and Soil, her zaman keşfedilmeyi bekleyen bir değer olarak kalacak. Üzerinden geçen 23 yıla rağmen bu gerçek değişmedi henüz.

Albümü bu kadar unutulmaz kılan şey ise vokal-gitar Atle Wiig’in melodik gitarları. Müziği geriye çeken ve hem melodi hem kayıt bakımından vasat -bazen vasat altı- kalan vokaline karşılık kusursuz bir gitar işçiliği sunuyor Atle. Dissection vari taramaların ağırlıkta olduğu müziğin yönünü ritmik riflerle bir anda başka tarafa çevirebilmesinin yanında klavye veya konuk kadın vokal gibi yan unsurları öne çıkaran enfes tercihleriyle de besteleri güçlendiriyor. Açılış parçası In Glorious Strife‘ın klavyeye pek yer verilmeyen ilk dakikalarındaki coşkulu gitarlar, 1:43’de klavye devreye girdiğinde kurnazca arka plana çekilse de melodiyi bırakmıyor asla. Ayrıca solo atmaktan da çekinmiyor ve açılış parçası dışında The Thrice Damned Legions veya Lain to Rest By the Sword gibi şarkıları da sololarla süslüyor Atle. Solo kalitesi tartışılır tabii ama genel atmosfere uyuyor diyelim.

Vokal ise hakikaten Twin Obscenity’nin en zayıf tarafı.  Quorthon vari bir fısıltı/çığlık dengesi tutturmak istemiş Atle belli ki ama hem çoğu sözü vokal melodisi haline getirirken çuvallıyor hem de her şarkıda aynı kalıbı kullandığı için tüm albümü aşağıya çekiyor. İlk dinlediğim dönemde o kadar takılmamışım belli ki ve aklımda bu kadar zayıf kalmamış ama bu inceleme için yeniden dinlerken Atle’nin vokalleri gerçekten yordu bir noktadan sonra. Neyse ki death metale yakınsamaya çalıştığı zamanlar fena değil ve -kendisi gibi bu albüme konuk olmuş- Alex Twiss ile MYRIADS‘a devam eden Mona Undheim Skottene’in vokalleri birkaç şarkıda devreye girip durumu kurtarıyor. The Usurpers Throne‘daki performansı bir anda albümü derinleştirirken (burada Atle’nin temiz gitarları da enfes) isim parçası For Blood, Honour and Soil ile de epikliği besliyor iyice, klavye ile birlikte.

İngiltere’nin Normanlar tarafından istila edilmesi, 11. Saat (insanın son anı) veya 10. yüzyıldan kalma bir Anglo-Sakson şiiri olan The Wanderer gibi (sözleri okuyunca insanın aklına Gandalf da gelmiyor değil; Tolkien’ın etkilendiği eserler arasında olmasıyla mı ilgili acaba hayret) daha tarihi ve dini konulardan ilham almalarının yanı sıra güneşli bir sabah, çayırları kanla sulayan iki ordunun çarpışmasını tasvir eden kurgusal sözlerle atmosferi inşa etseler de vokalin müziğin geride kalmasıyla albümün bu yönü ofsayta düşüyor. Atle’nin soğuk black metal tremolo‘ları, sık sık tekrar eden karanlık motifler sayesinde Orta Çağ’ın kanlı savaş alanlarının fotoğrafını çekmeyi başarıyor yine de. Epik albüm denilince akla gelen, genellikle aşırıya kaçılan ve müziğin gerçekliğinden götüren prodüksiyon da burada çok daha çiğ ve sade tutulmuş. Trampet vuruşlarındaki yankı bile sıkıştırılmamış ki bu da daha organik ve kasvetli bir tını yaratıyor. 150 kanal kayıt alıp hepsini sıkış-tepiş ederek atmosfer yaratmaya çalışanlara nispet yapar gibi basit ama etkili bir prodüksiyonu var albümün. Tabii işin başında 2000’lerin ilk yarısında onlarca grupla çalışmış Terje Refsnes olduğunu söylemek lazım. 90’ların organik, geniş odalarda kaydedilmiş hissi veren ferah kayıtlarını özleyenler için ilaç uzakta değil.

90’lar İskandinav metal sahneleri keşfetmekle bitecek gibi değil ama eğer türe ilginiz varsa işe Twin Obscenity’den başlayabilirsiniz. Ben son albüm Bloodstone‘u birazcık daha fazla seviyorum ama PATREON destekçilerimizden Tahir, For Blood, Honour and Soil‘in incelenmesini rica etti ve bu albüm de kesinlikle tozlu raflarda unutulmayı hak etmiyor. Grubun üç albümü de Spotify’da mevcut; bugünün keşfi de Twin Obscenity olmasın mı?

85/100


Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

One thought on “Twin Obscenity – For Blood, Honour and Soil

  • 23 Nisan 2021 tarihinde, saat 17:58
    Permalink

    Çok güzel bir kritik olmus,alisilmisin disinda ve gerektiginde eksileri de vurgulanarak.
    Ama ben bu albümü cok sevdigim icin eksilerini gormezden gelerek dinliyorum 🙂
    Eline saglik korhan

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.