Ulver – Flowers of Evil

Merhaba.

Mevsimler değiştikçe kürkünün/derisinin rengi değişen çok özel bir kurt Ulver. Türünün ilk ve son örneği. Hatta düşününce mevsim değişimi benzetmesi Ulver’in değişimini anlatmak için fazlasıyla yetersiz; Ulver’in içinde kopan fırtınalarla karşılaştırılınca sahip olduğumuz hepi topu dört mevsimin pek bir manası kalmıyor.

Her yeni albümünde yakın takipçilerinin kolaylıkla fark edebileceği detaylar ile -bazen de düpedüz tarz değiştirerek- senelerdir birbirinden farklı işler üretmeyi sürdüren synthwave topluluğu, bu esnada müzikal kalitesinde neredeyse hiç düşüş yaşamadığı için de haklı şekilde el üstünde tutuluyor. Hatta öyle ki birbirine biraz olsun benzetilebilecek iki albüm yaptığında hayranlarının eleştirisine maruz kaldığı bile oluyor. Deneysellik ve doğaçlamacı ruh, Ulver’in ekmeği ve suyu çünkü.

Bu noktada Norveçli grubun kendini yine, yeni, yeniden keşfettiği The Assassination Of Julius Caesar, Ulver diskografisinin en zarif çiçeklerinden biri olmakla kalmıyor, aynı zamanda Flowers of Evil öncesinde beklenti ateşini de bir (birkaç) defa daha körükleyip iyice harlıyor. 80’lerin DEPECHE MODE, TALK TALK gibi dev isimlerinin yarattığı dalgayı yakalamak imkansız belki ama onların zirve işlerine yakın, hatta kimileri için onların da üzerinde, o dalganın üzerinde sörf yapan bir albümdü The Assassination Of Julius Caesar

Flower of Evils, The Assassination Of Julius Caesar‘ın bıraktığı yerden devam ediyor. Bu, söz konusu Ulver olduğu için sık kurabileceğimiz bir cümle değil ve elbette açıklamaya muhtaç. Aslında The Assassination Of Julius Caesar, synthpop müziğinin Ulver’e has o gececi stil ve karanlık atmosferle en iyi birleştiği eserlerden biriydi. Flower of Evils ise yüzeyde benzer bir albüm gibi görünse de aslında çok daha romantik, çok daha melankolik ve ağır The Assassination Of Julius Caesar‘a göre. Nemoralia parçasını alıp onun üzerinden ilerlemişler gibi sanki. Uçucu bir melankoli, ince bir şal olup üşüyen yaşlı kurdun omuzlarına dökülüyor bu defa.

Bana bir önceki paragrafın sonundaki düşüyor mu böyle kanka? cümleleri yazdıran kırılganlığın açığa çıkmasındaki temel neden ise insanın temel duygularına inen sözler ve atmosfer tabii ki. Romantik bir bakışla insanın kitlesel ve kişisel yıkımını ele alıyor gibi Krystoffer Rygg ve bu, aynı zamanda son dönem Ulver müziğindeki gotik atmosfere de katkıda bulunmayı sürdürüyor. Roma yanarken çılgınca dans ediyorduk ama alevler sönüp dumanlar dağıldığında geriye kalanların arasından insanlığı yeniden yeşertmeye çalışmanın ne kadar zor olduğunu görüyoruz şimdi. Daha melankolik ve bitkin, düşük tempolu bir dansın müziğin bu kısacası. Sadece çıkarım yapmıyorum tabii, Garm Bey’in kendi ağzından da bu albümün insanlığın düşüşüyle ilgili olduğunu okuyabilirsiniz ufak bir araştırma sayesinde.

Genel anlamda insanın kırılgan, romantik medeniyeti üzerinden şekillenen sözler dışında ise hem şarkıların süre olarak kısa tutulmasıyla hem de synth kullanımının kulağıma eskisi kadar katmanlı, derinlikli gelmemesiyle ilgili bir ilgili bir sabun köpüğü hissi yaşıyorum albüm sona erdiğinde. Önden paylaşılan Russian Doll veya Little Boy kadar güçlü, hafızama kazınan bir parçaya denk gelememiş olmanın da etkisi var mutlaka. Bir öncesini beklememem gerektiğini biliyorum ve mesele kıyas değil asla; Rolling Stone veya Coming Home gibi bir tane kendi içinde gelişip serpilen, epik olmasa da kurgu itibariyle zengin bir beste görememenin burukluğu diyelim.

Buna karşın hem tema hem de sound açısından düşününce iki albümün birbirinden ayrı tutulmaması gerektiği düşüncesi ağır basmaya başlıyor. O nedenle de Ulver’i bu defa yaratıcılık ve öngörülemezlik açısından daha az Ulver olmakla suçlamanın doğru olmayacağını düşünüyorum. Yine Ulver besteciliğinin gösterişe kaçmadan detaycı ve zarif zenginliğini görebileceğimiz enfes anlarla dolu Flowers of Evil. Örneğin Little Boy‘un ilk bakışta sıradan gibi duran hi-hat oyunları, Hour of the Wolf‘un neredeyse Perdition City günlerine uzanan karanlığı, Waco Katliamı temalı Apocalypse 1993‘ün hiç de katliam temasını hissettirmeyen acid house piyanosu ve elbette dinledikten çok sonra bile insanın hafızasına tutunabilme özelliğine sahip, Kristoffer Rygg’in kendine has vokalleri…

Uzun lafın kısası, Flowers of Evil, Ulver’in 28 yıllık yaşantısındaki en ihtişamlı olduğu an değil ve grubun gezgin ruhuna aşık olanlar için hayal kırıklığı bile sayılabilir. Ancak The Assassination Of Julius Caesar‘ın devamı olabilecek ve onun gibi bir albümün arkasından sırıtmayacak kadar da kaliteli. O yüzden de bir süre keşfetmeyi sürdüreceğim eminim… Bazen Ulver’in neden hala metal camiasının gündemini meşgul edebildiğini sorgularken buluyorum kendimi ama Rygg ve sürünün kalanı o kadar incelikli, o kadar özenli işler çıkarıyorlar ki eğer bir pop grubu gündemim olacaksa, umarım bu sonsuza kadar Ulver olur.

80/100


Patronlarımıza sunduğumuz hoşluklardan faydalanmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreon sayfamıza göz atabilir, Metalperver’e destek olmaya başlayabilirsiniz:

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.