Ulver – The Assassination of Julius Caesar

ULVER yine her albüm çıkarttığında olduğu gibi bizi şaşırtmayarak şaşırtmayı başardı. Nasıl şaşırtmadı? Gruptan alıştığımız üzere bu albümünde de daha önce yapmadığı tarzda bir müziğe kaydı kurtlar. Peki nasıl şaşırttı? Kendilerinden beklemediğimiz kadar pop bir müziğe kayarak. Evet, albüm çıkmadan önce “bu en pop albümümüz olacak” diyorlardı; ama zaten pop ile yaptıkları en büyük flört olarak (“Childhood’s End’i işin içine katmıyorum bir cover albümü olduğu için) belki “Perdition City”nin, belki “Blood Inside”ın bazı kısımlarını sayabileceğimiz, ki bu kısımlarda bile hep aslında çok başka şeylerle ilgilendikleri bariz olan bir grup için bu çok da büyük bir laf sayılmazdı.

“The Assassination of Julius Caesar”ı bir kere dinledikten sonra aslında bunun büyük bir laf olduğuyla alakalı aklınızda pek soru işareti kalmayacak. Albüm kimi zaman işin neşeli, çoğunlukla ise daha karamsar ve karanlık tarafında kalsa da baştan sona gümbür gümbür bir synthpop albümü, hem de vücutta istemsiz kıvırtmalara sebep olacak kadar.

Konu ULVER olunca ortadaki albümün ne tarzda müziğe kaydığı çok da önemli değil elbette ki. Ne yapıyor olurlarsa olsunlar seneler önce onları tavizsiz bir black metal grubuyken takip etmeye başlayan çok fazla saçlı sakallı metal dinleyicilerini bir şekilde hala hipnotize etmeyi başaran kurtlar bu defa sanki bu kitleyi metalden daha ne kadar uzaklaştırabiliriz diye bir deneme peşindeler. Albüm piyasaya çıkmadan önce yayınlanan tek şarkı olan Nemoralia’daki buram buram DEPECHE MODE ilhamlarını fark etmişsinizdir; işte bu tarz etkilenimlerle DEPECHE MODE’un kendisinin dahi kariyerinde çok az çıkabildiği bir seviyede sekiz adet şarkı koymuşlar önümüze.

İmparator Nero’nun Roma’yı yakma hikayesi Nemoralia ile açılan “The Assassination of Julius Caesar” sıkı sıkıya olmasa da trajedilerin tarih boyunca kendilerini tekrarlamasını konsept ediniyor. Prenses Diana’nın ölümüne sebep kazadan Normandiya çıkartmasına, Mehmet Ali Ağca’nın Papa II. John Paul’e suikast girişimine ve adından anlaşılacağı üzere Jül Sezar’ın öldürülmesine kadar birçok yere dokunuyor ULVER bu albümde ve bunların hepsini bir şekilde tüm kariyerleri boyunca peşlerini bırakmayan ve onları belki de bu kadar farklı kılan en önemli özellikleri olan o büyüleyici zerafeti ile yapıyor.

Bu albüm aynı zamanda ULVER’in 2011 tarihli “Wars of the Roses”dan beri ilk defa tamamıyla stüdyoda yazılıp kaydedilmiş albümü olma özelliğini taşıyor. Ne cover’lar, ne stüdyoda zenginleştirilmiş canlı doğaçlamalar ne de bir oda orkestrası ile performanslar içeren “The Assassination of Julius Caesar”, benim gibi Kristoffer Rygg, nam-ı diğer Garm’ın vokallerine tapan dinleyiciler için daha da önemlisi tüm şarkılarında bolca vokal içermesiyle iyice öne çıkıyor. Rolling Stone ve 1969’ın nakaratında ufakça Sisi Sumbundu ve Rikke Normann adlı hanımefendilerin desteğini alması dışında baştan sona vokalleri her zamanki vakarıyla taşıyan Rygg bilhassa ciğerlerini gururla şişirdiği Southern Gothic ve Angelus Novus’ta iyiden iyiye şov yapıyor. Yeri geldiği zaman çoğunluğu enstrümantal bir şarkıyı bile bir-iki dizeyle dahi ölümcülleştirebilen bu adam kendini serbest bırakınca neler yapabileceğini sanıyorum ULVER tarihinde ilk defa bu kadar yakından görüyoruz.

Modern sanat konu olduğunda bazen zorlama bir şekilde bir esere onun yaratımındaki niyetten daha fazla anlam yüklenildiğini ve sırf gösterişçi (pretentious aslında demek istediğim) kesimin birbirini tatmin etmek için bazı şeyleri abarttığını düşünen birisi olarak kendimle çelişeceğim belki biraz; ama “The Assassination of Julius Caesar” gibi bir eserin hem sözlerinin temasının; hem de umarsız, temiz bir dans müziği havasında olmasının zamanlamasının tesadüf olduğuna inanmıyorum ben çok fazla. Bir tarafta monoton ve heyecansız hayatlarından bıkmış orta direk kesimin suçlu arama çabasıyla bir şekilde tekrar yükselmekte olan faşizan ve otoriter düşüncelerin, diğer yanda ise büyük bir değişimden geçip teknolojinin süratli değişimine ve hayatın her yönündeki ağırlığı artmakta olan popülerizme ayak uydurmakta zorlanan müzik dünyasının şu anki durumu karşısında bir manifesto gibi “The Assassination of Julius Caesar”. Oldukça basit, sade yüzeyiyle giderek büyüyen bu popülerleşme trendinin aynasını tutarken yüzeyin çok altında, özüne çok yakın bir yerlerde tarihin tekrar eden trajedilerinin hatıralarını bize yüklemek, bir şeyleri uyandırmaya çalışmak ister gibi ULVER.

En yavaş, en can sıkıcı şarkısı Coming Home’da Garm’ın “to forgive and forget” fısıldamaları ve Dag Stiberg’in saksafon gerginlikleriyle kapanan “The Assassination of Julius Caesar”ı ULVER diskografisinin içinde bir sıralamaya sokup ne gruba ne de albümün kendisine bir haksızlık yapmak niyetinde değilim. Eğer ki bendeniz ve birçokları gibi ULVER’in o kendine has büyüsüne kapılanlardansanız zaten çoktan albümü dinlediniz, hatmettiniz ve bu tarz karşılaştırmalara girme gereği duymuyorsunuz demektir. Eğer değilseniz, büyük olasılıkla bir dans-synthpop albümü sizi bunca yıldan sonra bir ULVER hayranı yapmayacak; ama eğer biraz da olsa DEPECHE MODE, MASSIVE ATTACK gibi gruplarda sevdiğiniz unsurlar varsa çok şaşırma ihtimaliniz de var. Ben ilk tarafta olmaktan ve şimdiden hayatımın albümleri arasına giren bir ULVER eseri dinlemekten dolayı çok, çok fazla mutluyum.

97/100

a2575559421_10.jpg

Ertuğrul Bircan Çopur

Bilek metal.

Ulver – The Assassination of Julius Caesar” için bir yorum

  • 23 Nisan 2017 tarihinde, saat 18:07
    Permalink

    bir ulver hayranı olarak en şaşırdığım albüm diyebilirim. daha ilk şarkıda depeche mode dinliyorum gibi bir hisse kapıldım..burdada benzer yorumları gördüğümde haklılık payı olduğunu gördüm. bir perdition city veya ATGCLVLSSCAP olmayabilir ancak yinede keyifle dinlenebilecek bir ULVER şaheseri diyebiliriz…
    Transverberation ve Nemoralia en beğendiğim şarkılar oldu.. 1969’un girişini de es geçmemek lazım..

    Yanıtla
    • 24 Nisan 2017 tarihinde, saat 11:11
      Permalink

      ATGCLVLSSCAP konusunda burada şikayetlenmiş birisi olarak ben bu albümü açık ara çok daha fazla sevdim (nottan belli oluyordur gerçi hahah); ama cidden beni de çok şaşırttı albüm. Bir incelemesinde “ULVER yeniden seksi müzik yapıyor” gibi bir şey okudum ki keşke ben düşünseydim bunu dedirtti. Perdition City’den beri bu kadar seksi değildi gerçekten de ULVER.

      Nemoralia benim için de çok güzel bir yerde duruyor da, sanırım favori şarkım Southern Gothic burada. Kıpır kıpır.

      Yanıtla
  • 24 Nisan 2017 tarihinde, saat 22:44
    Permalink

    Ulver olsun taştan olsun 🙂 gelmiş geçmiş en iyi müzik grubu benim için. müzikte son nokta diyorum ben ulver için. bunu sonuna kadar hak ediyorlar. bu arada ilk yorumumda vokaller için bir şey söylememiştim..vokalleriyle de ön plana çıkan bir albüm. Kristoffer Rygg namı değer garm adeta şov yapıyor büyüleyici sesi ve yorumuyla..bu arada southern gothic te harika gerçekten…girişi ulvere has bir şaheser..

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir