Cobalt – Gin

“Daha ilk dinleyişten aklımı başımdan alan albümler” listemin (şaka bir yana güzel liste olurmuş bu DİDABAA. Korhan, Ozan gelin bir şey deneyeceğiz) 2009 tarihli üyesi olan “Gin”e hoş geldiniz. Daha önceden “Eater of Birds”ünü de pek sevdiğim COBALT yine de benim için “yuh bu ne biçim grup” kategorisine bu albüm ile dalış yaptı. TOOL’un “10.000 Days”i yayınladığı, peşinden İstanbul’a gelip konser falan verdiği, son albümünün üzerinden henüz 11 yıl geçmediği güzel günlerde ben de dahil olmak üzere devasa bir kitle boş zamanlarının büyük kısmını TOOL dinleyerek geçirirken, COBALT için bir sürü kritiğin “black metalin TOOL’u” benzetmesi yapıyor olması elbette ki grup için hiç fena bir reklam olmamıştı.

Evet akla illa ki TOOL’u getirecek olan ritmik yaklaşımın COBALT’ın ve bu yazı özelinde “Gin”in kimliğinin büyük bir parçası olduğunu inkar etmek anlamsız olur; ama COBALT (neyse ki) bundan çok daha fazlası da aynı zamanda. Diğer albümleri gibi sepya tonlardaki kapağı süsleyen, ilk bakışta Tom Cruise’un gençliği sanabileceğiniz, aynı zamanda Hunter S. Thompson ile birlikte albümün adandığı iki isimden biri olan Ernest Hemingway beyefendinin suretinin arkaplanının siyaha döndüğü yerlerdeki kenarları yanmış kağıt havası albümün tüm atmosferini yansıtıyor aslında ve “Gin” mükemmele yakınlığını TOOL’dan ödünç aldığı ritimlere değil, tam olarak da bu atmosferinden beslenerek yaratıyor.

COBALT’ın bu nefis albümünün yarattığı etki hemen her anında aynı: bir yangın sonrası harabelerin içinde boş gözlerle etrafa bakınmak. Hala kor halindeki bazı yığınlar kimi zaman esen bir rüzgarın etkisiyle tekrar alevleniyor ve sertleşiyor müzik iyice; davullar bir insan değil de sekiz kollu mitolojik bir yaratık tarafından çalınıyor moduna geçiyor, gitarlar distortion’ların içinde boğuluyor ve vokaller alevlerin yüzümüzü yaladığı gibi kavurup geçiriyor kulaklarımızı.

Albümün epeyce bir kısmı ise bu alevlerin ne zaman tekrar harlanacağını beklemenin gerginliği ve ne tarafın güvenliği olduğunu bilemeyen kurbanın çaresiz hareketsizliği ile geçiyor. Örneğin Dry Body’de bu ne yapacağını bilememe, o bilinmez beklenti öylesine büyüyor ki kulaklığın diğer tarafındaki dinleyici olarak bizim ellerimiz, kollarımıza kramplar giriyor. Hayatın olağanlığının getirebileceğinin dışında, doğaüstü herhangi bir konsept ya da korku öğesi taşımadan bu kadar gerginlik verebiliyor olması albümü belki de başka şartlarda olabileceğinden biraz daha başarılı kılıyor hem de.

Birkaç yıl önce sosyal medyada saçtığı saçma sapan görüşleri yüzünden gruptan şutlanan Phil McSorley vokalleriyle albümün tüm enstrümantal şahaneliğine rağmen en güçlü yanlarından bir tanesi. Özellikle müziğin coşuma geldiği anlarda ciddi anlamda patlıyor kendisi. Gin’in sonlarındaki “Hemingway, save me!” çığlıkları ya da Arsonry’yi kapatan “Burn me down, shoot me in the chest, let’s fuck one last time in a burning bed!” yırtınışları albümü aylarca dinlemediğim dönemlerde bile biraz sinirlenince kafamda dönüp durmaya başlayan, beynimin asabiyet merkezine kendini kazıyıp kalıcı birer parçası olmuş müzikal şahanelikler.

Yalnızca black metal demenin haksızlık olacağı; karartılmış bir progresif metal demenin ise ruhunu yakalayamayacağı kendine has bir albüm “Gin”; hatta aslında öyle bir grup COBALT. 2016’da çıkarttıkları “Slow Forever” birçok yerde aşırı beğenilse de benim beklentilerim tavanı delip binanın üzerinde süzüldüğü için olsa gerek çok içine giremediğim bir albüm olduğu için grubu tanıtmak adına seçtiğim “Gin”, ekstrem metale gönül vermiş herkesin dinlemesi gerektiğine inandığım devasa bir eser. Pregnant Insect şarkısının adının ilginç rahatsız ediciliğini de önünüze bırakıp huzurunuzdan ayrılayım artık.

93/100

cobalt gin 1

Ertuğrul Bircan Çopur

Bilek metal.

Cobalt – Gin” için bir yorum

  • 8 Mayıs 2017 tarihinde, saat 20:02
    Permalink

    Henüz 3 hafta falan oldu sanırım eater of birds’ü dinleyeli. Bir albümü tek dinleyişte baştan sona analiz edecek kulak yok bende ama tool etkisinden birinin bahsetmesi iyi oldu. Çok alışabildiğim bir şey olmadı keza albümün içine de tam giremedim. Tamamen kötü anlamda söylemiyorum ortada gerçekten iyi müzik var ama kendi görüşüm black metalin muhafazakar tarafının daha kalıcı eserler bıraktığı yönünde. Kritiğin gazıyla gin’i de deneyeceğim.

    Yanıtla
    • 8 Mayıs 2017 tarihinde, saat 20:06
      Permalink

      Bence Cobalt albümleri arasında içine nispeten en kolay girilebilen Gin. Eater of Birds örneğin evet iyi bir albüm ama dinlenmeyi talep eden, tekrar tekrar döndürülmesi gerektiğini hissettiren bir şey de değil. Gin daha bir kendine cekiyor bence, bakalım sen ne düşüneceksin.

      Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir