Judas Priest – Sad Wings of Destiny

Bu satırları yazmakta olduğum 2017’den tam 41 yıl önce piyasaya çıkmış “Sad Wings of Destiny” birçoklarına göre tarihin ilk safkan heavy metal albümlerinden biri; hatta belki de ilki. Heavy metal ve 70’ler denince adı geçmesi elzem olan BLACK SABBATH’ın o karanlık, doom metali yaratan atmosferini alıp daha bir hard rock gitarları ve ilhamlarıyla süsleyen JUDAS PRIEST henüz ikinci albümü “Sad Wings of Destiny” ile adeta bir destan yazıyor, hem kendi devasa kariyerinin ilk gerçek kıvılcımlarını çakıyor, hem de arkasından gelecek birçok grup için bir ilham kaynağı olmaktaki ilk adımlarını atıyordu.

Heavy metal tarihinin tartışma götürmeksizin en iyi şarkılarından birisi olan Victim of Changes ile açılan “Sad Wings of Destiny”, henüz ilk şarkıdan JUDAS PRIEST’in albümde ne kadar varyasyonlu bir müzik yaptığının kanıtı şeklinde başlıyor. Heavy metalin en temiz, basit halinde katmansız şekilde yazılmış müzik, şarkının kendi içinde defalarca şekil değiştirmesiyle adeta bir ders veriyor desek yanlış olmaz. İyi, hatta mükemmel metal icra etmek için milyonlarca enstrümanı, efekti üst üste koymak gerekmediğinin ebedi bir kanıtı gibi yalnızca açılış parçası dahi.

Önemli metal vokalistlerinden Tim “Ripper” Owens’ın da mahlasını aldığı The Ripper ile tempo kazanan albüm, tıpkı Victim of Changes’da tek bir şarkı içinde olduğu gibi kendi içinde de sürekli değişiyor ve metal alt türlerinin heavy metalin içinde nerelerden doğduğunu bir bir anlatıyor adeta.

Tek tek tüm şarkılara girmek istemesem de Dreamer Deceiver ve devamı niteliğindeki Deceiver, Tyrant, Island of Domination her biri birer başyapıt niteliğinde ve kendi mükemmellikleri bir kenara, öylesine çok grubun, şarkının ve hatta koskoca metal kollarının oluşmasına yol vermiş şarkılar ki, önemlerini anlatmaya satırlar yetmez.

Glenn Tipton’ın bestelerde ön saflarda yer almasıyla ilk albümleri “Rocka Rolla”ya nazaran daha az saykedelik bir yaklaşım sergileyen JUDAS PRIEST aynı zamanda prodüksiyon konusunda da olaya daha fazla dahil olmayı seçmiş “Sad Wings of Destiny”de ve bence çok da doğru bir karar vermişler. Biraz boğuk olan bas gitar dışında prodüksiyonda kusur bulmak zor ve 1976 yılında kaydedilen bu albümün temizliği beni hala şaşırtmayı başarıyor.

Enstrümanların bu kadar temiz kaydedilmesi aynı zamanda her birinin grubun müziğinin yapısında ne kadar önemli olduğunun rahatça anlaşılmasını da sağlıyor. Elbette ki asıl sürükleyici güç Glenn Tipton ve K. K. Downing’in gitarlarıyken, Alan Moore ve Ian Hill’in gitarların açtığı ortaları nasıl sayıya dönüştürdüğünü, oluşabilecek her boşluğu nasıl tam da olması gerektiği gibi doldurduğunu dinledikten sonra grubun bu albümden sonra Columbia’nın ilgisini çektiği görmek oldukça kolay.

Her şeyden bahsedip de şimdiye dek bir kere bile Rob Halford’ın adını geçirmemek tabii ki bilinçli yapılmış bir tercih, yoksa konu JUDAS PRIEST iken vokallerde onun olmadığı albümlerde bile ondan bahsetmemek mümkün değil. Bu defa sonda olmasının sebebi ise tam olarak assolistlerin sonda yer almasının sebebiyle aynı. Victim of Changes’da sesinin duyulduğu ilk andan, Island of Domination’daki son notalarına kadar Halford bir şov yapıyor adeta. Açılış şarkısının yukarıda bahsi geçen dönüşümlerinin her biriyle birlikte adeta o da yeni bir karaktere bürünüyor; peşinden The Ripper’da sesinden kötülük ve cinayet akıyor; Dreamer Deceiver ve Epitaph’da bazen duygusallıkla bazen ise ciğer dolusu bir hüzünle tüyleri diken diken ediyor; ve hatta adı geçmeyen her bir şarkıda o şarkı tam da o an ne gerekiyorsa onu yapıyor. Bir heavy metal vokalistinin zirve noktası ne olmalıdır tüm albüm boyunca onu gözümüze görünüşte o kadar kolaylıkla sokuyor ki insana kıskanma duygusunu bile aşıp yalnızca hayranlıkla dinlemek kalıyor. Elbette ki akılda en çok kalan ise Victim of Changes’ın sonundaki, albümü bir kez dahi dinlemiş olan herkesin kafasında ezberden çınlayan inanılmaz çığlığı oluyor.

Daha önce bu satırlarda birkaç defa değindiğim metal tarihinin kusursuz albümlerinden bu sıfatı en çok hak eden sanıyorum ki “Sad Wings of Destiny”. Genç bir Patrick Woodroffe’nin elinden çıkma, değme ressamları kıskandıracak güzellikteki kapağı, her bir anı ve hatta bence çok etkileyici ismiyle “Sad Wings of Destiny”de herhangi bir eksiklik, gedik bulmak mümkün değil; hatta zaten haddimize de değil! Bundan 41 yıl öncesinden oyunun kurallarını belirleyen bir albüm yapan JUDAS PRIEST’a ne söylesek, onları ne kadar övsek az.

100/100

1000x1000

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s