Klasik Bir Cumartesi: Running Wild – Death or Glory

Heavy-speed-power metalin yavaştan insanlığı ele geçirmeye başladığı yıllarda, 1976’da Rolf “Rock’n Rolf” Kasparek’in Almanya-Hamburg’da kurduğu Running Wild her metalcinin ömründe hiç dinlememiş olsa da adını bildiği, herhangi bir rock barda en az bir-iki defa klasik bir şarkısına denk geldiği, sayısız eleman değişikliği ve çalkantılara rağmen Rolf’un metal sevdası sayesinde 40 yıldır bir şekilde ayakta kalmayı başaran ve önünde ceketimi iliklediğim bir grup.

Elbette özellikle 2000 sonrasında Rolf’un yavaştan gruba ilgisini kaybetmesi, hatta bu ilgisizliğin 2005’deki vasat ötesi “Rogue en Vogue”‘un yayınlanmasına, ardından gelen sıkıntılı süreç ile beraber 2009’da grubun son konserini (Wacken) vererek kendisini fesih edişine kadar giden bir çıkmaza sürüklemesi Running Wild adının günümüzde eskiye nazaran neredeyse hiç telaffuz edilmiyor oluşunun en büyük sebebi. Sonraki birleşmenin ardından çıkan “Shadowmaker”(2012) ve “Resilient”(2013) da grubun ihtişamlı dönemlerine göz bile kırpamayan, zayıf albümler. Fakat her ne kadar günümüzde tükenmeye yüz tutan bir türün içinde sıkışıp kalmış gibi görünse de zamanında bu türlerin sınırlarını belirleyen, hatta genişletip her albümüyle yeniden şekil veren gruplardan biri olduğunu da kesinlikle unutmamak gerek. 1989 çıkışlı Death or Glory de tıpkı o dönemlerde çıkan bir çok grubun yakın yıllarda çıkardıkları kendi başyapıt albümleri gibi unutulmaz bir klasik.

Türün en büyüğü mü değil mi tartışmasına girmekten çekinsem de Running Wild’ın kendine has bir üslubu olduğunu düşünmüşümdür hep. Grubun 40 yıl boyunca yarattığı her işin içine işlediği korsan teması, döneminin ötesinde diyebileceğim yeteneklere sahip müzisyenler ile Rock’n Rolf’un bitmek bilmeyen enerjisi Running Wild’ı gönlümde özel bir yerde edinmesine yetiyor da artıyor zaten. “Granite Hearts”‘dan aynı zamanda bir Judas Priest şarkısı olan Running Wild adına geçmelerinin ardından resmen başlayan kariyerlerindeki 1984 çıkışlı ilk albüm Gates to Purgatory, o dönem harika yorumlar almış, geleceği parlak bir grubun doğduğunu açık bir şekilde gözler önüne sermeyi başarmış bir albüm ve takip eden iki albüm de yine bir hayli güçlü addedilebilecek, grubun kimi ortamlarda “Pirate Metal!” olarak anılmasının önünü açan albümler. Ancak Death or Glory grubun kendi kimliğini net bir şekilde ortaya koyduğu, düz bir deyişle “kendini bulduğu” albüm.

Rolf’un hem gitar hem de vokal görevini üstlenmesi, elemanlar ne kadar değişirse değişsin Running Wild müziğinin her zaman belirli bir çerçevede kalmasını sağlıyor. Canlı bir metal efsanesi olan Rolf’un akılda kalıcı gitar yazma konusundaki uzmanlığı, güçlü vokali ve eşlik etmesi müthiş keyifli nakaratlar yazabiliyor olması Death or Glory’de neredeyse her şarkının daha ilk dinlemeden zihinlere kazınmasını sağlıyor. Bir de o dönemdeki türdeş gruplara nazaran çok daha politik denebilecek sözlerin olması Running Wild’ın markasını oluşturan önemli unsurlardan ve böylece müzik dinleyiciyi azgın sularda boğuşan bir gemiye götürüp korsan aleminin renkli dünyasında dolaştırmasının yanında alttan alttan kendi derdini de enfes bir şekilde anlatıyor.

Majk Moti (gitar) ve Ian Finlay (davul) ikilisinin performansı da kesinlikle üzerine söz edilmesi gereken başka bir başlık. Her ne kadar bu ikilinin birlikte çaldığı tek Running Wild albümü Death or Glory olsa da ve yıllar içerisinde değişen kimi elemanlar Moti-Finlay’e oranla çok daha yetenekli isimler olarak göze çarpsa da Death or Glory’deki olmuşluk hissi grubun kadrosunda Moti-Finlay ikilisinin daimi olarak bulunması gerektiğini düşünmeme neden oluyor. Rolf’un önderliği bir yana, Moti-Finlay ikilisi de 1989 yılını göz önüne aldığımızda gayet görkemli işler yapıyorlar ve Moti için çok net hakkı yenmiş bir gitarist, diyebilirim.

Rolf’un şarkı yazma kabiliyeti zaten tartışılmaz tabii ama “Battle Of Waterloo”, “Death or Glory”, ya da gelmiş geçmiş en harikulade albüm açılışlarından “Running the Storm”, veya “Highland Glory(The Eternal Fight)” gibi şarkılar… Bu böyle gidecek galiba yahu.
Genel olarak albümdeki tüm şarkılar (Albümün kalanına göre bir parça zayıf kalan “Renegade” ve “Evilution”‘ı ayırayım hadi,) ayrı birer hit resmen. Kişisel favorilerimden Riding the Storm ve “Tortuga Bay” ilk dinleyecekleriniz olsun. Grubun geçmiş albümlerindeki çiğ prodüksiyonun da biraz daha derli toplu bir hale gelmiş olması bu müthiş klasiğin kaza kurşununa gitmesini önlüyor. Zira her zaman kıytırık prodüksiyon yüzünden bir türlü hak ettiği yere gelememiş albümleri düşünür, kendi kendime bir mum yakar dua ederim.

Biraz Running Wild methiyesi, biraz Death or Glory tanıtımı gibi oldu ama hiç yoktan iyidir diyelim. Birisi size “Ya böyle heavy-speed-power filan diyorlar, nedir onlar?” diye sorarsa “Böyle bir şey işte,” diyerek bu albümü sunabilirsiniz kendisine. Sözlük karşılığı gibi bir albüm Death or Glory. Bana göre Port Royal ve Pile of Skulls ile birlikte grubun en harika albümü. Henüz Running Wild ile doğru düzgün bir tanışıklık kuramadıysanız Death of Glory çok iyi bir başlangıç olabilir.

94/100

running_wild-death_or_glory-frontal

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir