Lamb of God – Into Oblivion
Merhaba.
Kendimi öyle alim filan gördüğüm yok ama kimi metalci de hakikaten at gözlüğüyle bakıyor dünyaya. Geçenlerde yine Lamb of God‘ın ne kadar sıradan, ne kadar reprodüksiyon bir grup olduğu üzerine dönen tevatüre denk gelince tepem attı. 20-25 sene önceki metal iklimini, Kuzey Amerika’yı, MTV’yi, ekstrem müziğin kaybettiği kanı, piyasayı ele geçiren endüstriyel ve nu-metal etkilerini hiç göz önünde bulundurmadan, basmakalıp cümleler ve fikirlerle (aynen kardeşim, tüm rifler SLAYER arağı aynen, çakma PANTERA bunlar demek ha vay be kral, tespite bak) Lamb of God’ın 2000 sonrasında metali sırtlayan isimlerden biri olduğunu inkar etmek, bana düpedüz cahillik gibi geliyor. Üzerine üç çizgili Adidas eşofmanlar geçirilip rap sosuna bulanmış metale mahkum kalmadıysak bunu sağlayanlardan biri de Lamb of God’dır, işte o kadar.
Bu paragrafla bir kesimi komple elediğimize göre biraz da Into Oblivion konuşabiliriz.

Son bıraktığımızda Lamb of God, Omens ile hala enerjisinin bitmediğini dosta düşmana ilan etmiş, hatta bununla yetinmeyip ufak dokunuşlarla karakterine yeni eklemelerde bulunacak cesareti dahi göstermişti. Benim hala 2010 sonrasındaki favorim VII: Sturm und Drang olsa da Omens‘deki bu enerjiyi, yenilenmiş heyecanı inkar etmek pek mümkün değildi. Into Oblivion ise özellikle logo değişimi, daha önce hiç görmediğimiz bir görsel dil seçimi gibi şeylerle şaşırtsa da Lamb of God’ın son dönemdeki olgun ve güçlü duruşunu devam ettirdiğini söylemek çok da yanlış olmaz.
Öte yandan yine tıpkı Omens gibi Into Oblivion da lokomotif parçaların, hitlerin eksikliğinden kesik yiyecek, kalbur üstü bir iş olmasına rağmen hafızalarda o kadar da büyük bir yer kaplayamayacak gibi görünüyor. Kadrosu değişmiş, artık yavaştan kariyerinin sonlarına yaklaşan, elinin altında 1000 kere çaldığı ve 1000 kere daha çalsa kimsenin ses çıkarmayacağı rahat 6-7 hiti bulunan bir gruptan bir daha Laid to Rest‘ler, Redneck‘ler beklemek gereksiz zaten bence ve grup da sanki bütüncül, yekpare bir iş çıkarıp markasını, mirasını korumaya odaklanmış gibi duruyor.
Albümden ilk yayımlanan Sepsis parçası gibi, sludge türünden ilham bulan orta tempolu kimi besteler ve bölümler O.D.H.G.A.B.F.E. , Resolution şarkılarını anımsatırken isim parçası Into Oblivion ve Blunt Force Blues gibi diğer ağır toplarsa alışageldik thrash/groove dengesini koruyor ve işin içine bir parça hardcore öfkesini, metalcore melodikliğini katmayı da ihmal etmiyor her zamanki gibi. Lamb of God, türleri harmanlayıp kendi yolunu bulma konusundaki ustalığıyla Lamb of God oldu; elimizdeki bu 10 yeni parçada, bizim de artık ezbere bildiğimiz o yolda, çok rahat bir şekilde yürümeye devam ediyor. Eh, hiçbir manzara ilk gördüğünüz sefer kadar etkileyici olamıyor tabii ve bu yüzden eğer bu yol artık eski cazibesinde değilse bunu da anlayabilirim. 2000’lerde bir kurtarıcı görevi üstlenen tercihler, bugün artık yüksek bir standartın sabit emareleri.
Tabii her şey o kadar da sabit değil aslında; Randy’nin -yaşının da etkisiyle diye tahmin ediyorum- vokal yaklaşımı giderek çeşitlenmeye, farklılaşmaya başlamış mesela. Daha melodik, biraz daha temiz vokale yakın anların sayısı hiç az değil. John Campbell’in bas gitarının öne çıktığı, alıştığımız o tiz, ateşli sound yerine daha şöyle etli butlu, hacimli anlar da bolca mevcut. A Thousand Years, Sepsis gibi şarkılar, klasik dayakşör Lamb of God karakterine boyut katıyor.
Agresif, isyancı tavrını koruyabildiği, fiziksel durumu da bu seviyede çalmaya el verdiği sürece Lamb of God, çizgisini kolay kolay bozmaz gibi geliyor bana. Grubun bugüne kadar iyi yaptığı pek çok iyi şeyin ortalaması ayarında Into Oblivion ve bu halihazırdaki pek çok fan için fazlasıyla yeterli. Ha, ben o kadar coşup albümü diskografinin tepelerine koyamayacağım ama 30 yılı devirmiş veteran bir grubun müziğini iyice rafine hale getirip biz buyuz, olayımız bu, rahatlığında yüksek standart işler çıkarmasını keyifle takip ediyorum. Kaç albüm daha çıkarabilirler zaten soru işareti, hazır henüz buralardalarken tadını çıkarmaya devam.
80/100


