Dream Theater – Parasomnia
Merhaba.
Mike Portnoy’un 16 yıl aradan sonra tekrar Dream Theater‘a (DT) dönme kararı alması, 16. albüm Parasomnia öncesi progresif devinin etrafındaki heyecan dalgasının yoğunlaşmasını sağlamıştı. Mike Mangini her ne kadar üstün yeteneklerle donatılmış bir davulcu olsa da Portnoy’un dönüşü, köye bakan gelmiş gibi davul zurnayla karşılanacak bir olay Dream Theater cephesinde; beklentilerin artması, eski hayranların ve Mangini’li dönemi pek de benimseyemeyenlerin kıpır kıpır olmaları çok doğal. Mangini özellikle konserlerde muazzam performanslar sergilediyse de iş stüdyoya, beste yazmaya geldiğinde Portnoy’un kattığı o ısırıcı, dinamik ve zengin karakterin ne kadarını gösterebildiği tartışmalı bir konu. Kısacası Portnoy gelecek, dertler bitecek gibi bir durum söz konusu ve Parasomnia, birçoklarının bu pencereden bakarak yolunu gözlediği bir albümdü. Nihayet 7 Şubat’ta dinleyicilerle buluştu ve bu tip tartışmalı, hikayeli diğer pek çok albümün yaptığı gibi hayranları ikiye bölümeyi başardı.
Çok daha kasvetli ve hülyalı durmasına rağmen Images & Words kapağını anımsatan albüm kapağı ve şarkı isimlerinden hızla anlaşılacağı üzere bütüncül, rüyalar, uyur-gezerlik, uyku felci ve genel olarak uyku konusu etrafında şekillenen, konsept bir albüm Parasomnia. İlk dinlemelerde hakkında söylenebilecek en net şey ise Portnoy davulculuğunun getirdiği o perküsyon zenginliği ve zaman zaman köşeleri sivrilen, daha metal metal tınlayan anların dışında son birkaç albümdeki formüllerinin dışına pek çıkmadığı, direksiyonu yeni veya Portnoy zamanı yönüne kırmadığı olacaktır. Akrobatik enstrümantal pasajlar, LaBrie’nin kendine has vokali ve geçmişe referans amacı taşımasa bile bazen bayağı eksi parçalardan kesitler anımsatan kısımlarla güvenli, rahat bir DT progresifliğiyle karşı karşıyayız.

Petrucci-Myung-Rudess arasındaki kimya Distance Over Time ile yeniden oturmuş, 2021’deki A View from the Top of the World ile de kalıcılığını ispatlamıştı. Tuttuğu zaman ne kadar eşsiz sonuçlar verebileceğini defalarca gördüğümüz bu kimyaya bir de Portnoy eklenince, tartışmaya kapalı bir şekilde, daha ilk anlardan son saniyeye kadar herkesin bildiği, sevdiği karakteri görebiliyoruz Parasomnia‘da. Bu, bence albüme dair en iyi haber ve açıkçası buradan sonrasında ben, metal dünyasının ve fanların bir bölümünün aksine, biraz daha negatif, hadi negatif diyemesem de nötr taraftayım.
Her parçanın en az 2-3 dakikalık girizgahlara sahip olmasıyla başlayalım. Konsept gereği daha atmosferik bir noktada durmayı anlıyorum ama albüm açılırken bile insana e hadi abi dedirtmeyi başarmışlar. In the Arms of Morpheus, 1:51’de anca girebiliyor ki devamında anlayacağımız üzere aslında parçanın tamamı bir intro havasında, enstrümantal ve melodik bölümlerden oluşuyormuş. Demek ki bir sonraki Night Terror buna bağlanacak ve artık dörtnala gideceğiz derken pat diye kesilip bir kez daha ağır ağır karşılama merasimine geçiyoruz. As I Am‘in girişini hatırlatmasıyla bir an hoşluk yaşatsa da Portnoy’un soldan sağa gez ha gezli, davul literatürüne Portnoy fill olarak geçmiş bas davul/alto kombolarının peşine şarkının ana rifini duymamız, 1:30’u buluyor yine. LaBrie’nin vokaliniyse albüm başladıktan 7 dakika 40 saniye sonra anca duyuyoruz. Progresif metal, Dream Theater büyüklüğü, epiklik veya canlarının istediğini yapma özgürlükleri üzerinden açıklanabilir, ne bekliyordun ki denilebilir tabii ama sene olmuş 2025, vaktimiz var mı bu kadar ya gerçekten? Benim yokmuş açıkçası, onu anladım Parasomnia dinlerken.
Night Terror gibi Dream Theater’ın alışageldiğimiz prog tedrisatından geçmiş güvenli bir parça ile albüme girmek mantıklı bir hareket. LaBrie’nin vokal melodilerinden Myung’un Petrucci’nin rifinin arkasında, yanında, önünde, etrafında koşturup duran enfes basları Portnoy’un kolaylıkla vurgulayıcı vuruşlar yaparak daha da belirgin kıldığı zaman atlamalarıyla grubun farklı dönemlerine koyulduğunda dahi sırıtmayacak bir parça. Tabii ölümüne prog veya DT hayranı değilseniz bu çok etkileyici bir şey değil. Neyse ki ne yaptığının fazlasıyla bilincinde müzisyenlerden söz ediyoruz ve A Broken Man ile Dead Sleep‘de daha taze, deyim yerindeyse daha progresif şeyler duymak için birkaç ufak numara denemekten geri durmamışlar. Özellikle A Broken Man kendilerinden sonra gelen daha yeni progresif metal gruplarını andırıyor yer yer. Midnight Messiah ise Train of Thought vari bir hadi metal çalıyoruz! gazını akılda kalıcı nakaratlar ve punk ritimleriyle birleştirerek daha kulak dostu bir Dream Theater sunuyor.
Ara faslı Are we Dreaming? ile bütünleşen ballad Bend the Clock‘u da eklersek albümün büyük bölümü, Dream Theater’ın farklı dönemlerine, farklı müzikal bakış açılarına ışık tuttuğu, referanslar verdiği bestelerden oluşuyor. LaBrie’nin sözlerine kulak kabartınca “like an uncanny strange déjà vu,” veya “like a sword piercing this dying soul,” gibi cümlelerindeki göndermeleri de duymaya başlıyor, iyiden iyiye bunun bir Dream Theater potpurisi olduğuna kani oluyoruz. En azından benim yaşadığım bu oldu yani. En azından Jordan Rudess kafasına göre tüm müziği kesip grubu kozmik serüvenlere çıkarmamış; şarkının odağını dağıtmayan kişisel performanslar sayesinde daha bütüncül bir albüme dönüşmüş Parasomnia, bu da artılarından bir başkası. Uzun zamandır dinlediğimiz en gitar odaklı, en rif rif ilerleyen Dream Theater albümü olabilir.
Hem süresi, hem epikliği hem de barındırdığı sonsuz sayıdaki fikirle önceki dönemde Mike Portnoy’lu son eser olan The Count of Tuscany‘i anımsatan kapanış parçası The Shadow Man Incident ise albümün zirvesi. 20 dakikaya yakın süresinde hem tematik bir kapanış yapacak kadar atmosferik hem de benim diyen fularlı progresif hayranının yüzünü güldürecek akrobatik manevralar barındırıyor. Bazı fikirlerin üzerinde fazla durulması, tekrarların bir süre sonra bayması gibi durumlar bu parçada da mevcut elbette ama zaten genel olarak biraz banalliğe (cheesy), biraz kasıntılığa tahammül edemiyorsanız Dream Theater ile bir alakanız yoktur ve bu cümleyi de okumuyorsunuzdur muhtemelen.
Kısacası Parasomnia, her haliyle bir Dream Theater albümü. O kimliğin tartışmasız şekilde tekrar yerine oturduğunu görmek güzel elbette, fakat Parasomnia‘yı dinlerken geçirdiğim süre arttıkça, “ben niye çok sevdiğim o muhteşem DT albümlerini dinlemiyorum da bunu dinliyorum,” gibi bir düşünce belirmeye başlıyor zihnimde. Geçmişin görkeminden anlık pırıltılar göstermekle birlikte toplama bakınca biraz kuru, biraz heyecansız kalıyor. Ha zaten 70 küsür dakika boyunca aralıksız Dream Theater dinleyeceksem girerim diskografiye, açık büfeye dalan yerli turist gibi biraz ondan biraz bundan diye diye doldururum tabağımı. Parasomnia‘ya da ufak bir yer ayırırım tabii, o kadar da değil.
73/100


