Megadeth – The Sick, The Dying… And The Dead!

Merhaba.

1983’te yaşadığı bir olayı 40 senedir atlatamadığı koca bir travmaya dönüştürüp ne kendine ne de bizlere unutturmamak için elinden geleni yapmaya devam eden, türlü egosal sorunlar ve sivriliklerle grubunun etrafındaki gergin, huzursuz havayı her daim taze tutan turuncu delimiz Dave Mustaine, iş çenesini kapatıp ellerini çalıştırmaya geldiğinde -çoğu zaman- dünyanın en iyi gitaristlerinden birinin yapması gerekeni yaptığı için bunca seneye ve saçmalığa rağmen her yeni MEGADETH albümü, bir heyecan kaynağı olmaya devam ediyor.

Gelin dürüst davranalım; aslında 90’ların ilk yarısından beri ağız birliğiyle, davulla zurnayla övebildiğimiz bir Megadeth albümü gelmedi. Çoğunlukla METALLICA‘yı aynalayan grubun Countdown to Extinction (CtE) ile heavy metal pratiklerini benimseyip hızı düşürerek nakarat odaklı beste anlayışına geçişi her ne kadar harika sonuç verdiyse de sonraki 20-30 senede aynı anlayıştan yeni bir şahika çıkmadı… Ta ki 2016’daki Dystopia‘ya kadar. Pek çokları için net bir geri dönüş habercisiydi ve yeni bir heyecan gelmiş, thrash tutkusu yenilenmiş gibi hissettirdiği için Megadeth seven herkeste bir kımıldanma yaratmıştı. Altı yıl ileri sardığımızda uzun bir süredir beklenen The Sick, The Dying… And the Dead!, Dystopia‘nın bir tesadüf olmadığını kanıtlayacak, belki de Megadeth’i gider ayak tekrar thrash metalin en üst sıralarına taşıyacaktı.

Öyle olmadı.

Dave Mustaine ne ise, The Sick, The Dying…And The Dead! de o. İsminden giderek hasta (bunu iyi anlamda düşünelim), ölmekte olan ve ölü şeklinde de değerlendirebilirdim aslında ama açıkça ifade etmek gerekirse iyisiyle ve kötüsüyle bir Dave Mustaine eseri bu. Sık sık dile getirdiği şekilde o bir süperstar ve 90’larda klasik ekip dağıldığından beri yaptığı gibi kafasına göre takılmış. YIllardır bir Megadeth albümünün neye benzeyeceğini kestiremiyoruz zaten; bu defa da ortaya Countdown to Extinction‘ın yandan yemişi gibi bir şey çıkmış. Çok sert veya yeren bir ifade gibi gelebilir ama CtE o kadar iyi ki onun yandan yemişi, bugünün Megadeth’i için bir övgü sayılır.

Sanki 1992’den kalma bir demo kasedinden çıkmış gibi tınlayan isim parçası, orta tempolu Megadeth’i sevenler için harika bir nostalji. Dörtlükler arasındaki minicik sololar, anlık esler veren crash davulları ve en önemlisi de şaşırtıcı düzeydeki vokallerden oluşan çok tanıdık, güven veren bir yüzle karşılıyor insanı. Life in Hell ise alıştığımız jilet rifler ve daha yüksek bir tempoyla bunun bir CtE kopyası olmayacağını gösteriyor. Zaten sert, hızlı bir şeyler yapmak istediğini söyleyip durmuştu Mustaine ve 40. yılına yaklaşan yaşlı bir Megadeth penceresinden bakınca hızlı, sert parçalar var gerçekten de.

Vokal için şaşırtıcı dedim, çünkü senelerdir ilk defa bu kadar iyi duyuluyor. Prodüksiyon ile çok uğraşıldığı -hatta bence haddinden fazla- belli ve diğer her enstrüman için masabaşı işlerinin abartılması negatif sonuç vermişken vokal tarafında neredeyse kusursuz bir Dave Mustaine yaratılmış… Dave Mustaine standartlarına göre yani, haha. Bir yandan gırtlak kanseriyle uğraştığını, bir yandan hiçbir zaman doğru düzgün bir vokalist olmadığını, 60 yaşını devirdiğini düşününce 16. stüdyo albümünde bu kadar net bir performans yaratılması kesinlikle takdire değer. İnatla yaratılması diyorum, çünkü canlıda işler hayli farklı. Night Stalkers‘da, kendi bağımlılıklarından ilham alan Junkie‘de, bir başka -bu defa hayli sıradan- CtE nostaljisi Killing Time‘da adeta vokaliyle liderlik ediyor şarkılara.

Birbirinden canavar müzisyenlerle çalışmış, hatta kendisinden bile iyi çalanlarla birlikte çalmış Mustaine’in Kiko Loureiro tercihini de alkışlamak lazım. Kiko karakter olarak zaten alçakgönüllü, geçimli birine benziyor ve bir türlü istikrar sağlanamayan 2. gitarist departmanına güven getirmekle kalmadı, sahne duruşundan şarkı yazımına kadar Megadeth için ne kadar doğru bir seçim olduğunu tekrar tekrar göstermeye devam ediyor. Tümüyle Mustaine’in istediği tarafa yönelen formülize besteler üretiyorlar, ancak müzik teorisi tarafında hayli donanımlı Kiko, Mustaine’in isteklerini doğru bir çerçeveye oturtmuş gibi görünüyor. Beste katkısı verdiği, bence düzenlemesinde problem olsa da hit statüsündeki Nightstalker, Dogs of Chernobyl, Killing Time, Célebutante, Mission to Mars ve We’ll Be Back gibi parçaların hem bu kadar tanıdık hem de bu kadar akıcı olmalarında Kiko’nun etkisi yadsınamaz. Ekstrem işlerindeki deliliklerine alıştığımız Dirk Verbeuren’in etkisiyse Kiko kadar değil maalesef. Mission to Mars‘ta ve Célebutante gibi parçalarda döktürdüğü anlar var ama çok da zorlamamış. Steve DiGiorgio da keza birkaç kısa an haricinde (yine Nightstalkers öne çıkıyor bu noktada) görev adamı rolünde.

Uzatmak istemiyorum ve bu sefer bardağın dolu taraflarına bakmayı tercih ettim ama en azından konu başlıkları olarak enflasyonla gelen bir dengesizlikten, şarkı sayısı ve albüm süresinden, tematik açıdan hiçbir bütünlük taşımamasından ve standart parçaların güçlüleri aşağı çekmesinden bahsetmeden, sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi konuşmak doğru değil. Senelerdir süregelen sorunlar bunlar gerçi; Mustaine’in karakteri ve bu sorunlar birleşince iş bir noktada eksilerine rağmen sevip bağrına basmak veya eksilere odaklanıp tümüyle yok saymak gibi bir noktaya evrildi.

Ben ise her zaman olduğu gibi fan gözlüklerini bir kenara bırakıp biraz uzaktan bakmayı salık vereceğim naçizane. Öyle bakınca gördüğüm şey ise The Sick, The Dying… And The Dead!‘in içindeki birkaç ışıltılı şarkıyla, üst düzey müzisyenlerin yüksek performanslarıyla, Mustaine’in inkar edilemeyecek şekildeki karakteristik vokali ve gitarcılığıyla 2022 senesinde Megadeth’ten gelmesine sevindiğim, eli yüzü dağılmamış bir heavy/thrash albümü olduğu. Birkaç şarkıyı cebimize koyacak, bunun son Megadeth albümü olmamasını temenni edecek ve ileride şöyle uzun uzadıya Megadeth dinlemek isteyince yine açıp eski albümleri döndüreceğiz işte, çok da abartmanın lüzumu yok.

76/100


Metalperver’de olan bitenden memnunsanız alttaki düğme üzerinden PATREON’a ulaşabilir, aylık abonelik şeklinde destek olabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

3 thoughts on “Megadeth – The Sick, The Dying… And The Dead!

  • 13 Eylül 2022 tarihinde, saat 17:32
    Permalink

    Albümü tam anlamıyla dinlemesem de Megadeth hakkındaki genel yorumlara inanılmaz katılıyorum. Özellikle Metallica’yı yanlama çalışmaları ve sürekli bir diktatör tavırlarına girerek grupta çalan inanılmaz yetenekli müzisyenleri hayattan soğutması(Steffen Kummerer, Michael Keene) beni Megadeth’ten soğutan en önemli etkenler.

    Yanıtla
    • 14 Eylül 2022 tarihinde, saat 12:24
      Permalink

      parantez içinde yazdığınız müzisyenlerle megadeth’in ne alakası var? 2022 yılında böyle bir albüm çıkartabildikleri için kendilerine teşekkür etmeliyiz. zira iron maiden ve dream theater gibi çok sevdiğim büyük grupların son albümleri bende hayaklırıklığı yarattı. bu albümü çok düşük bir beklentiyle dinledim ama başyapıt olmasa da oldukça iyi. eski megadeth sounduyla yeni metal soundunu birleştirip, arada sürprizler yapmayı ihmal etmediler (mission to mars.) beğenmeyen pentagram’ın son derece vasat ve cılız son albümü dinlesin. Thrash metal 2022 yılında böyle yapılır, sırf türk diye olmayan bir albümü yere göğe sığdıramayan insanlar var.

      Yanıtla
  • 14 Eylül 2022 tarihinde, saat 12:50
    Permalink

    Benim en son tamamini dinledigim Megadeth albumu Cryptic Writings’ti. Yildiz kadro ile de yaptiklari son album. Ondan sonra artik (hele Risk’ten sonra) radarima pek girmemisti. Her albumden 1-2 sarki biliyorum sadece. Bunda hem kotu albumler hem de Egoist MegaDave’in grupta adam tutamamasinin rolu buyuk. Adamin Metallica’dan kovulmasinin bir sebebini anlamak icin iki grubun da kacar eleman degistirdigini karsilastimak yeter. Bu album sanirim Dystopia ile birlikte CW sonrasi en iyi Megadeth albumu. Umarim su anki kadroyu koruyabilir artik, Kiko gercekten muthis bir gitarist.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.