Blind Guardian – The God Machine

Merhaba.

Bir gruptan bahsederken onu kaç senedir dinlediğinden, ne kadar iyi bildiğinden konuşan ve altan alta “ben bilirim!” mesajı veren tiplerden hoşlanmıyor ve kendi yazılarımda, yaşantımda da becerebildiğim ölçüde bu tutumdan uzak durmaya çalışıyorum ama Blind Guardian ile ilgili şöyle bir durup düşündüğümde ortaokul sıralarına kadar (o zaman ilkokul – ortaokul ayrıydı) uzanan hatıralarda kaybolup Alman ozanların hayatımda ne kadar büyük bir yer kapladığını fark ettikçe “vay be,” demeden edemiyorum. Neredeyse kendimi bildim bileli dinliyor, konuşuyor, tartışıyorum ve 1984 – 1987 arasındaki Lucifer’s Heritage dönemini de sayarsak neredeyse 38 yılı aşkın bir süredir yoluna devam ettiği, bana Blind Guardian konuşturmayı sürdürdüğü için de Hansi ve kumpanyasına teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Blind Guardian artık kendi oyununu oturtmuş ve dünyaya kabul ettirmiş, rakiplerin çok iyi tanıdığı fakat önlem almakta zorlandığı bir isim. Metalin bir Şampiyonlar Ligi olsaydı o ligin gediklisi, her yıl yarı final veya final zorlayanı, hatta bazen kupayı eve götüren bir temsilcisi olurdu. Power ve senfonik metal gibi kulvarların doğal favorisi ve çıktığı her maça 1-0 önde başlıyor. Tümüyle pasa odaklanıp şutu unuttuğu Twilight Orchestra: Legacy of the Dark Lands‘ı bir kenara bırakırsak, henüz yenildiği bir maç da olmadı. Hadi belki A Twist in the Myth diyeceğim ama, o maç için de yenilgiden ziyade beraberlik diyebiliriz bence.

“Being in your element” diye bir tabir var. Cambridge sözlüğüne göre insanın sevdiği şeyle uğraşmasını veya çok iyi olduğu bir konuda bir şeyler yapmasını anlatıyor. Tabii aslında biraz daha özel ve sanki o konudaki üstünlüğü onun doğasında varmış gibi görünen kişilerle ilgili kullanılıyor. Micheal Jordan’ı basketbol sahasına, Daniel Day-Lewis’i kameranın karşısına koyduğunuzda kendi elementi içerisinde hareket ediyormuş gibi hissettirebiliyor yani. The God Machine‘i dinlerken aklımda devamlı bu deyim döndü durdu; çünkü Blind Guardian artık açık açık bir numaralı ustası diyebileceğimiz bu türde o kadar zahmetsiz, rahat ve konforlu görünerek üç puana uzanıyor ki insan bu fenomeni açıklamak için yeni ifadeler arıyor zihninde.

Bir süredir senfoniye, katmanlandırma mevzularına kafayı fazla takıp sonuca gidecek oyundan uzaklaşmışlardı ama nihayet tekrar direkt bir albüm dinlemenin mutluluğunu yaşıyorum. Bu açıdan bakınca taze, yenilikçi bile sayılabilir The God Machine. Alıştığımız, sevdiğimiz ve gücünü bildiğimiz yöntemler, kendi geçmişinden çektiği sarsılmaz kulüp kültürü ve onu yeni sezona hazırlayacak ufak eklemeler ile sağlamlaştırılmış markasını, markanın var olduğu 4. on yıllık dilimde de değerli kılacak bestelerden oluşuyor. 9 şarkıyla 51 dakikaya ulaşan bir albüm hakkında bunu söylediğimi duymazsınız kolay kolay ama dinlediğim en kısa (akıcı) Blind Guardian işlerinden biri ve hatta grubun olgunluğu, dinamik ve trafik yönetimi, kompozisyonu, besteciliği açısından bakınca hakikaten şıkır şıkır bir iş.

Gençlik günlerinin çiğ agresifliğini veya o yeri doldurulamaz ruhu barındırmıyor diye yermeyeceğim, çünkü zaman maalesef tek yönde ilerliyor. Kaldı ki senfonik katmanların arasına gömülmeyince besteler uzun süredir olmadığı kadar metal tınlıyor. Yaşla birlikte tavanı alçalmış olabilir ama yaşın yanına olgunluğu ekleyince taban da giderek yükseliyor ve bunu rahatça görmek mümkün. Violent Shadows, Blood of the Elves gibi hala hızlı çalabildiklerini gösterdikleri parçalardaki kasıtlı basitlik anlayışı dahi o elementi içerisinde olma halini, dinleyici ve kendileri için yarattıkları rahat ortamı hissettiriyor bence. 27 yıldır değişmeyen bir gitar tonunun thrash metale yakın duran taramalarıyla, Thomen “The Omen”‘i aratmayan davullarıyla ve senelerdir bu kadar iyi duymadığım, metal dünyasının en belirgin vokallerinden birine sahip Hansi’nin güçlü performansıyla yardırıyor Blind Guardian.

En uzunu yedi dakika civarındaki besteler de daha direkt oyuna işaret ediyor tabii ama kendi içerisinde inişli çıkışlı epik bir parça olmadan bir albümün tam bir Blind Guardian albümü olması mümkün değildir; Netflix’in kankilikenksi Neil Gaiman‘ın (kitap yaz lan!) romanından ilham alan Secrets of the American Gods bu görevi üstlenip dramatik, epik sevdalılarının gönlünü almış. Bense o sepeti eski efsanelerle çoktan doldurmuş bir dinleyici olarak kozmik atmosferde, grup için atipik ve progresif riflere sahip olan Life Beyond the Spheres‘i daha çok sevdim. Klasik armonileri farklı bir kaba sokmayı başarmış Olbrich – Siepen ikilisi. Gelecekte de buna benzer işler görebiliriz belki.

Kapağından ismine kadar daha taze ve rol yapma oyunları dünyasından uzağa düşmek istediği belliydi; olmazsa olmaz söz tarafında çok daha insani, metaforların arkasına gizlense de biraz kurcalayınca açığa çıkacak şekilde, paranoyadan mateme kadar farklı temalarla karşılaşmak mümkün. Hansi Kürsch’ün annesini kaybetmesi de bu konuda bir etken tabii. Yüzeyde The Witcher, Battlestar:Galactica, American Gods gibi hala türlü türlü fantastik dünyada takılıyor gibi görünüyor ama söz bakımından çok daha öznel ve karamsar bu defa Hansi.

Son iki on yıllık dilimde Blind Guardian’dan dinlediğim en net, en dolambaçsız albüm The God Machine ve grubun bu hallerini çok özlediğimi fark ettim dinlerken. Stüdyoda, prodüksiyon masasında geçirdikleri vakti biraz kısıp rif yazmaya, birlikte çalmaya odaklanınca ortaya taş gibi bir iş çıkmış. 2022’den hatırımda kalacak, gelecekte de dönüp dinleyeceğim albümlerden biri The God Machine; biraz kederli, biraz isyankar ve bu defa uzun süredir olmadığı kadar net. Açıkçası böyle bir albüm beklemiyor, hatta beklentimi de düşük tutuyordum ama Blind Guardian ne yaptı etti, yine ters köşeye yatırıp golü attı.

86/100


Metalperver’e destek olmak isterseniz hemen alttaki düğme üzerinden PATREON’a göz atabilir, abone olabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

One thought on “Blind Guardian – The God Machine

  • 16 Eylül 2022 tarihinde, saat 17:33
    Permalink

    Saints N Sinners albümüne power metalde yılın albümü adayı demiştik ama BG ”bi saniye beyler” diyerek zehri saldı. Hansi’nin vokalini grubun alametifarikası olarak görsem de bir türlü alışamayanlardanım fakat ona rağmen yıllardır dinlerim bir şekilde.
    Albüm grubun ilk 5’ine girecek kalitede. Kariyerinin bitimine yaklaşmış grupların böylesi albümler çıkarabilmesi saygı duyulası bir olay.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.