Dischordia – Triptych

Merhaba.

Atmosfer denilince çoğu zaman aklımıza black metal geliyor ama aslında death metal, atmosferin en az black metal kadar önemli olduğu bir tür. Cezalandırıcı bir enstrüman kullanımı ve amansız, merhametsiz bir saldırganlık elbette ki olmazsa olmazı; ancak tüm bunlar uygun, doğru bir tabakta sunulmazsa anlamını yitirebiliyor. 90’ların çoğu grubunu enstrüman hakimiyetiyle değil, yarattığı atmosferle övüyoruz aslında ve formülü belli, uygulaması büyük bir kondüsyon istese de asla imkansız olmayan işlerin bir türlü eskimemelerinin, klasik olarak addedilmelerinin bir nedeni de bu. Bazı albümler, dinleyiciyi benzersiz ruh hallerine sokup zihnen veya kalben istedikleri noktaya çekebiliyorlar ve death metalin en etkili olduğu anlar, müziğin atmosferle bütünleştiği zamanlarda ortaya çıkıyor.

Günümüzde de ULCERATE‘den WOLFHEART‘a, IMMOLATION‘dan AD NAUSEAM‘a birçok grup farklı yöntemlerle death metali atmosferik bir hale getirmeye çalışıyor. Bunu teknik ve progresif taraftan ele alanlar uyumsuzluk üzerinden kışkırtıcı bir rahatsız ediciliği kovalarken kimisi de soğuk tonlar veya boğuk prodüksiyonlarla kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışıyor. Her grup onlar kadar hızlı, net bir şekilde kendi atmosferini kuramayabiliyor tabii. Örneğin bugün konuşacağımız Dischordia’nın da yolunu bulması, yaklaşık 12 sene sürmüş…

2010’da kurulan Amerikalı grubun ilk albümü ritmik, zaman zaman brutal death metale kayan türden ve biraz da fazla cilalı tınladığı için (ben de pek sevmiyorum açıkçası Project 19′u) teknik/progresif death metal dünyasında pek ses getirmedi. 2016 çıkışlı 2. albümThanatopsis ise teknik kapasite, bulunduğu ortama huzursuzluk yayabilme ve death metalin hakkını veren saldırganlık gibi hususlarda Dischordia’nın potansiyeli olduğunu gösterse de hala kafalar biraz karışık gibiydi. Geçtiğimiz haftalarda yayımladıkları 3. uzunçalar Triptych ise death metalim akrobatik, özgür ruhlu, hasmane olsun diyenler için senenin gizli cevherlerinden biri olmaya aday ve Dischordia -kısa olsa da- tarihindeki açık ara en başarılı eser.

Üçlükler üzerine kurulan Triptych, mümkün olabilecek her şekilde arkasındaki dizaynı hissettirmeye çalışıyor. Kapağı, promo fotoğrafları, ismi, parça sıralaması, sözleri; kısacası her yerde üç vurgusu fark ediliyor. Zaman zaman avangart taraflara kaymaktan çekinmeyen, ölçü geçişlerinde umursamaz ve geniş, yayvan bir besteciliğin ürünü parçalardan oluşuyor. Bu durum alıştığımız şekilde insanı sürekli diken üzerinde tutan gergin death metal atmosferini bir nebze dağıtsa da grubun enteresan eklemelerle kendine has bir hava yakaladığını söylemek mümkün.

İşin metal tarafında olan biten üç aşağı beş yukarı belli; teknik rifler ve akrobatik davullar eşliğinde oradan oraya savruluyoruz çoğunlukla. Atmosfer tarafında ise olay biraz daha farklı ve özgün: Yavaş pasajlarda dramatik etkiyi flüt, piyano gibi pek de alışık olmadığımız enstrümanlar ile vermesi, Triptych‘i değerli kılıyor. Zaman zaman özgürlüğün sınırlarını zorlayan bas gitarın ayrıksılığı ve bu farklı enstrümanların tekil etkileri sayesinde hiçbir parça akılda kalıcılık konusunda zorlanmıyor. Hiçbir parça catchy değil tabii ama Bodies of Ash‘in ortasındaki flüt solosu, Spirit of Dirt‘ün atmosferik piyano/synth. girişi, The Whip veya Purifying Flame‘in caz basları (ya da Panopticon‘daki solosu), La Petite Mort‘un koro vokalli ağır tempo break-down‘u derken rahatlıkla ayrıştırabiliyorum her birini. Tümüyle birbirinden kopuk ve farklı tınlamıyorlar belki -öyle olsa atmosferi övemezdik zaten- ama fikir dağılımı açısından dengeli besteler sayesinde baştan sona aynı şeyleri çalıyormuş gibi hissettirip boğmuyorlar insanı.

Avangart, uyumsuz, progresif ekstrem müzik denilince ilk akla gelen isimlerden Colin Marston’ın beste katkısı olmuş mudur bilmiyorum ama miks masasının başında harika bir iş çıkarmış. Davul karambole gitmemiş, bas gitarın virtüöz numaraları arada kaynamamış, gitarlar boğulmamış ve kabaca neredeyse kulak dostu diyebileceğim, rahat dinlenen bir albüm çıkmış ortaya. Bu belki boğuculuğu, eziciliği prodüksiyondan da bekleyen dinleyici için negatif bir etki yaratabilir ama tekrar tekrar dinlerken hiçbir noktada göğüs kafesime fil oturmuş gibi hissetmemek beni memnun etti diyebilirim. ATVM‘den DEFEATED SANITY‘e, AGALLOCH‘tan FALLS OF RAUROS‘a bin tane farklı grubun prodüksiyon masasına oturmuş, aktif olarak yaklaşık 25 grup/projede yer alan bir ekstrem metal ilahının prodüksiyon tercihlerini eleştirirken zaten bir besmele çekmeli önden ama gerçekten de enfes duyuluyorTriptych.

Öte yandan rahat rahat eleştirilebilecek bir tarafı var ve o da 56 dakikayı aşan süresi. Atmosferik pasajlarla iyi dengelendiği için o kadar da batmıyor ama Le Petite Mort‘a geldiğimde metal yorgunluğu baş gösteriyor bazen. Grup elemanlarının, atıyorum bir Defeated Sanity’de olduğu gibi, birbirine düşman ve enstrümanıyla diğerlerini yok etmeye dayalı bir anlayışı yok; fakat kontrollü yapılsa da günün sonunda dissonant death metal bu bok ve 56 dakika boyunca kaotik bir akıl hastalığı gösterisi tecrübe etmek bir süre sonra insanı desensitizeleştirebiliyor. Türkçem öldü bakın mesela, desensitize filan dedim. Filan dedim. Ohoo.

Triptych gözden kaçabilecek bir albüm, bu yüzden kabaca anlatmak istedim. Teknik, brutal, atmosferik, rahatsız edici bir death metalin sıkışık ve klostrofobik değil de gayet epik, dramatik ve hatta medidatif (dedim size Türkçem nanayladı diye) bir şekilde işlenebileceğini görmek adına değerli buldum Dischordia’nın yaptığını. Önceki iki albüme kıyaslayınca da çok daha güçlü, karakterli, geleceğe kapı açabilen bir albüm bence. Umuyorum bu tarza tutunarak devam ederler ve eğer öyle yaparlarsa daha fazla insana ulaşabileceklerine inancım tam.

86/100


Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp PATREON’a ulaşabilir, aylık aboneliğinizi başlatabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.