Schizophrenia – Recollections of the Insane

Merhaba.

Ne yaparsam yapayım 30-35 yıl öncesinin metalinden kopamıyorum ve galiba buna özel bir durum değil. Son yıllarda 80’ler sonunun ekstrem, brutal thrash gruplarından etkilenen kaç tane dar kot, beyaz boğazlı spor ayakkabı imajlı grup çıktığının, veyahut da MORBID ANGEL‘ın görkemli zamanlarına, DEATH‘in ilk günlerine selam üzerine selam yollayıp bir tek Almanya’daki akrabaları es geçen kaç tane etiketi yeni, ruhu eski death metal albümü dinlediğimin hesabını tutamayacak noktadayım artık. Şikayetçi miyim? Tabii ki hayır!

Belçikalı Schizophrenia, bu saydıklarımın ikisini de gerçekleştirmiş yeni bir isim. 2010 yılında kariyerlerine HÄMMERHEAD adı altında, logosundan EP ismine (Faster than Lightning) her şeyiyle saf bir thrash grubu olarak çıkıyorlar. Daha sonra olaylar gelişiyor; isim değişikliğine gidip 2016’da Schizophrenia çatısı altında daha brutal, daha vahşi bir şeye dönüşüyorlar. Herhalde 1992 doğumlu bas-vokal (tabii ki bas ve vokal!) kardeşim Ricardo, 2010 civarlarında henüz 80’ler keşfini tamamlamamış olacak ki SEPULTURA‘nın ilk günlerini, PESTILENCE‘ı ve benzerlerini sonradan öğrenip onlara daha yakın bir müzik yapmak istemiş. Bu da isim ve tarz değişikliğine, Şubat ortası yayımladıkları ilk albüm Recollections of the Insane‘de biraz daha death metale kayan bir besteciliğe neden olarak grubun karakterinin death/thrash seviyesine oturmasını sağlamış.

Tabii işin aslı death ve thrash metali dengeli biçimde harmanlamak kolay değil ve Recollections of the Insane de Ricardo’nun kirli, hırıltılı ve bazen de brutal olmayı başaran vokalleri dışında death metalden çok thrash metal tınlayan bir albüm. Ne var ki thrash metal odağını 80’lere koyunca zaten iş kendiliğinden ekstrem yanlısı, radikal bir noktaya doğru kayıyor hızla ve açılış parçası Divine Immolation‘dan da anlaşılacağı üzere elemanlar olabildiğince tavizsiz, melodikleştiği anlar bulunsa da saldırgan bir müzik peşinde koşuyorlar. Florida death metal sahnesinden aldıkları ilhamla da bunu büyük oranda başardıklarını söyleyebiliriz.

Tipik thrash ritimlerinin tekrarıyla monotonlaşmanın önüne death metal patlamaları ve yarı-zamana geçilen kasisli bölümlerle geçmişler. Cranial Disintegration SLAYER saygı duruşu tadında başlayıp hem ver coşkuyu kolonlara tarzı kısa blast-beat hücumlarıyla hem de grubun hakimiyetini de belli eden ani duraksamalar ve yön değiştirmelerle retro thrash kafasından daha kapsamlı bir parçaya dönüşüyor örneğin. Aynı zamanda BÜTCHER‘de de davul döven Lorenzo Vissol’un sağlam örneklerini Monolit veya Sea Sorrow parçalarında görebileceğiniz kaotik davulları, Ricardo’nun üst üste kaydedip genele hafif bir blackened sosu kattığı vokalleri, albümün en uzun ve epik parçası Onwards to Fire‘ın yarı-zaman oyunları ve groovy orta temposu derken Schziophrenia, sıradan çinko karbon pil olmadığını kanıtlıyor. Teknik gibi hissettirmeden, performans bazında herkesin hayli güçlü olduğunu söylemek gerek zaten. Özellikle davul, ani değişen beste yapıları ve gitar sololarında elemanların enstrüman hakimiyeti göz dolduruyor. Progresif veya teknik tarafa fazlaca kayıp safkan metal tayfayı üzmüyorlar, fakat tecrübeli dinleyicinin hızlıca bayacağı kadar da basit değiller.

Tekrarlı dinlemelerde etkileyiciği azalıyor ve akılda kalıcı, çarpıcı parçaların eksikliğini çekiyor ama baştan sona istikrarını, tavrını koruduğu için sevdim ben albümü. Bir tek Onwards to Fire‘da kısa bir tempo düşüşü ve doom hissi dışında 40 dakika boyunca saldırmaya devam ediyor Schizophrenia. Şimdi çalarken fark ettim gerçi; Fall of the Damned‘in 50 saniyelik, biraz boş ve ateşin harını alan atmosferik girişini unutmuşum. Albümün sonuna yaklaşırken hayli gereksiz geldi bana ama o da nazar boncuğu olsun hadi.

Daha basit takılan retro grupların aksine nakarata abanmamışlar ve ortalama süreleri 5 dakikayı bulmasına rağmen yeteri kadar çeşitlilik barındırıyor her şarkı. Inside the Walls of Madness‘ın nakaratı hiç fena değil gerçi ve isteseler buradan da yürüyebilirlermiş sanki ama bu tarz işlerde bence bir sonraki ölçüde ne olacağı ne kadar geç tahmin edilirse albümün ömrü o kadar uzayacağı için zamana karşı savaşında elleri güçlü sayılır. Sepultura’nın 1987 çıkışlı efsanevi albümünü kendine grup ismi seçen bir gruptan bunun altını iyi doldurmasını beklerim ve Schizophrenia, daha ilk albümden death/thrash metalin hakkını veren bir iş çıkarmayı başarmış. Yeraltında kalmaya devam mı edecekler yoksa daha büyük bir şirket tarafından keşfedilip büyüyecekler mi bilmiyorum ama desteği hak ettikleri kesin. Umarım kaybolup gitmezler ve kısa sürede daha da güçlü, patlayıcı bir albümle tekrar karşımıza çıkarlar.

82/100


Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.