Wolfheart – Winterborn

Merhaba.

Tuomas Saukkonen’i seviyorum. BEFORE THE DAWN ile, on beş yılı aşkın bir süre önce tanıştığım müziği, yıllar içerisinde kendi içinde gelişmeler gösterip farklı yollara saptıysa da tutkusundan, heyecanından gram eksilme olmaması, bana da güç veriyor bazen. ROUTASIELU‘dan THE FINAL HARVEST‘a, DAWN OF SOLACE‘dan BLACK SUN AEON‘a bin tane grup kurup dağıtmış, hiçbirinde de belirli bir eşiği aşamamış bu Fin müzisyen, belki de biraz geç gelen bir şöhreti nihayet Wolfheart’ta buldu ve Finlandiya metal tarihine, hatta Avrupa melodik death metaline, bileğinin hakkıyla adını yazdırmayı başardı.

2013’te, yukarıda saydığım tüm projelerini rafa kaldırıp konsantrasyonunu Wolfheart‘a kanalize edeceğini duyurduğunda onun adına epey sevindiğimi hatırlıyorum. Çok açık şekilde bir odaklanma ve planlama problemi var Saukkonen’in ve içindeki müzik coşkusunu şekillendirmekte, bir kaba aktarmakta zorlanıyor bazen. Haliyle maymun iştahını bir kenara bırakıp tek bir grup ile yürüyeceğini duyurması heyecanlandırmıştı beni. Aradan geçen sekiz sene ve beş albümde de gördük ki hedef odaklı çalışan, planlı bir Tuomas Saukkonen, on kış fırtınası gücünde bir metal devine dönüşebiliyormuş bir anda.

Bu fırtınanın ilk belirtilerini gözler önüne seren Winterborn, Wolfheart adı altında yayımlanan ilk albüm. Tabii öncesinde hayli sevilen birkaç projenin iptaline (gerçi sonradan kendini tutamayıp gene devam ettirdi bazılarını) neden olduğu için Winterborn‘u hem merakla hem de biraz gergin bir halde beklediğimizi çok net hatırlıyorum. İyi çıkmasa hızlıca bunun için miydi kardeşim bu kadar tantana, diye eleştirmeye hazırdık çünkü. Neyse ki Winterborn, melodik death metalin merkezine Kuzey Avrupa kışını oturtan, INSOMNIUM gibi isimlerden ilham alan taze bir bakış açısıyla hepimizin yüreklerine su serpti. İlk single The Hunt paylaşıldığında belliydi zaten üzmeyeceği, öyle de oldu.

Kış işin içine girince kaçınılmaz olarak müziğe dahil olan yalnız ve mesafeli melankoli atmosferi, Wolfheart’ın genlerindeki kaslı, coşkulu melodik death metal ile birleştiğinde ortaya patlayıcı olduğu kadar da arayan kulaklara derinlik sunabilen bir iş çıkıyor. The Hunt, kış melankolisini en yoğun hissettiren parçalardan biri olarak klasik gitarlı açılışıyla albümün girişinde atmosferi oturtuyor. Müzik nihayet yükünü alıp hareketlendiğindeyse Tuomas Saukkonen’in patlayıcı vokali, grubun sadece kırılgan melodiler üzerine olmadığını kanıtlıyor çabucak. Elemanlarının triceps kaslarıyla doğru orantılı şekilde büyüyen patlayıcılık, Wolfheart’ın en büyük silahı zaten ve grubun alamet-i farikası olarak bu melankoli – agresiflik dengesini göstermek mümkünken şahsen ben, Wolfheart’tan en çok vitesi beşeş takıp çığ gibi büyüdükleri anlardan keyif aldığımı itiraf etmiş olayım yeri gelmişken.

Bu da bizi gümbür gümbür giren ve şarkı boyunca temposunu kaybetmeyen Strength and Valor‘a, kış mevsiminin acımasız ve ölümcül doğasına getiriyor. Tom ağırlıklı davullar ve güçlü çift gitar melodileriyle, alttan alta o çığı büyülten Wolfheart’ın bu önlenemez devinim hallerini çok seviyorum. Üstelik bu iki şarkı özelinde zihinlerde oluşabilecek, acaba melankolik kısımlarla öfkeli bölümler homojen dağılmıyor mu albümde şüphesini de Routa Pt. 2 ile, grubun kariyerindeki en güçlü ve özel şarkılardan biriyle ortadan kaldırıyor kış fedaileri.

Kemanlarla, klasik gitar pasajlarıyla melankolinin dibine vururken sekiz dakikaya yaklaşan (klip biraz kırpılmış) süresinin sonlarına doğru önüne çıkanı önüne katıp her şeyi yerle bir edecek kadar hacimli, kuvvetli bir hale geliyor Routa Pt.2. 5. dakikası civarında devreye giren blast-beat ve Saukkonen’in kükreyişleri, bu epik şarkıyı enfes bir finale taşıyor. Daha ilk albümden çıtayı hayli yukarı çekti bu şarkı ve açıkçacı sonraki albümlerde sadece birkaç parça Routa Pt.2 seviyesine ulaşabildi benim gözümde.

Vokal, gitar, bas ve davuldan sorumlu Saukkonen’e klavye, keman, gitar soloları gibi departmanlarda destek atan müzisyenler olsa da tabii ki aslan payı (kurt payı diyelim) Tuomas Saukkonen’e gidiyor. Tabii ki eski projelerinden bir şeyler taşımış (Gale of Winter‘ın açılışının Dawn of Solace – I Was Never There ile neredeyse aynı olması gibi) ve 50 dakikaya yaklaşan albümde doldurma hissi veren, Saukkonen’in eleyemediği, ayrılamadığı bazı bilindik fikirlerin diğerlerine nazaran çabuk yıprandığı ortada ama zaten o da Black Sun Aeon ile yaptığı Routa parçasının devamını Wolfheart ile yaparak geçmişi bütünüyle gözardı etmediğini gösteriyor. Yine de sonraki dört albümünde de 40 dakika civarında kalmayı tercih etmiş olması, Winterborn‘u onun da biraz uzun bulduğunun kanıtı gibi.

Yeni bir başlangıç ve retrospektif bir bakışla Wolfheart’ın bugün geldiği noktayı anlatması açısından Witnerborn, Tuomas Saukkonen’in kariyerinin kırılma noktasıydı sanırım. The Hunt, Strength and Valor, Routa Pt.2, Breathe gibi müthiş parçalarla, sonraki on yılda sürdüreceği bir fomül keşfetmiş oldu ve bu formül de bize kış metali konseptini verdi. Melodik death metal, Wolfheart müziğini tanımlandırmakta yetersiz gerçekten ve kış metali‘nden daha iyi bir tanım düşünemiyorum gerçekten. Tyhjyys belki hala favori albümüm ama Winterborn da hemen arkasından geliyor; henüz dinleme fırsatınız olmadıysa diskografide geride kaldı diye boşlamayın ve Winterborn‘u da cephanenize ekleyin mutlaka.

87/100


Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreon sayfamıza bir göz atın:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.