Armored Saint – Punching the Sky

Merhaba.

Zırhlı azizler hakkında uzman olduğumu söyleyemem. Elbette 80’lerde kurulmuş ve ismi buralara kadar ulaşmış pek çok grup gibi Armored Saint hakkında da birkaç bir şey biliyorum ama ne grubun diskografisine hakimim, ne de bu konuda bir heyecanım, hevesim var. Genel kültür olsun diye çoğunluğun en iyi albümleri olarak gösterdiği Symbol of Salvation ve METALLICA ile olan ilişkileri haricinde (John Bush’a Metallica’nın mikrofonunun teklif edilmesi hikayesini bilmeyen kalmamıştır herhalde) Armored Saint ile ilgili herhangi bir şey, pek de umrumda olmadı bu zamana kadar.

Haliyle çıktığı dönemde Punching the Sky, bir ara bakacağım dediğim ama bakacağıma çok da ihtimal vermediğim albümler kategorisine yerleşmişti hızlıca. Fakat ilk seferin ne zaman ve nasıl olduğundan emin değilim ama yoğun atmosferli, karanlık ve yorucu albümlerden bunaldığım noktada hep Punching the Sky çevirir oldum bir tur. Böyle böyle 23 Ekim’den (albümün çıkış tarihi) bugünlere gelirken Armored Saint bir şekilde gündemimde kalmaya devam etti. O yüzden de sanırım artık hakkını teslim edip Punching the Sky hakkında birkaç laf etmenin zamanı geldi.

Los Angeles’ın köhne barlarında çalan amatör, heyecanlı Armored Saint’in üzerinden pek çok olay, eleman değişikliği, vefat ve dağılma süreci geçti ama grubun heyecanını hala diri tutabildiğini görüyoruz Punching the Sky‘da. Albümü özetleyecek sıfat heyecan değil belki ama daha ilk iki şarkıdan grubun laf olsun, turnede cepler dolsun diye albüm yapmadığını, hala bu heavy metal denen illete kökten bağlı olduğunu anlamak mümkün. Saf, net bir heavy metal albümü Punching the Sky ve bu dedebey türün 2020’nin çılgın atan değişikli metal dünyasında kendine nasıl yer bulabileceğini iyi gösteren, arayanın kendine dersler çıkarabileceği akıllı, güçlü şarkılarla dolu bir iş.

Akıllılıktan ve albümü özetleyecek sıfatlardan bahsetmişken, bugünün Armored Saint’inin ne kadar olgun ve profesyonel bir müzik ürettiğini düşününce Punching the Sky denilince ilk olarak akıllı kelimesi beliriyor zihnimde. Grubun %100 yersiz ve Amerikan müziğinde, Amerikan sert müziğini bir araya getiren tüm unsurlar dengeli ve akıllıca dağıtılmış durumda şarkılara. Heavy metal sınırlarını terk etmeden hem radyo dostu, hem akılda kalıcı, hem basit hem de metal gazı kaçmamış, besteler yazmayı becermişler.

Geleneksel İrlanda gaydası ve tribal davullar eşliğinde açılıp patlayıcı, modern bir heavy metal bestesine dönüşen giriş şarkısı Standing on the Shoulders of Giants, biraz yanlış yönlendiriyor bu epik yaklaşımı yüzünden ama yine de enfes bir açılış. Hemen arkasındaki End of the Attention Span ise albümün ilk hiti. METALLICA vari trampet ataklarıyla (ana rifi için de benzer şeyler söylenebilir hatta) açıldıktan sonra özellikle köprü-nakarat tarafında davul desteğiyle tuşesi iyice artan, sıkça es veren John Bush vokalleriyle iyice kazınıyor hafızalara. Biraz daha grunge kafalara kayan, gürül gürül bas gitarıyla öne çıkan My Jurisdiction, kapanışta yer alan yükte de pahada da ağır Unfair‘e göndermelerde bulunuyor. Grubun ballad seviyesine çıkan ağır parçalarda da, hızlı heavy metal bestelerinde olduğu gibi aynı dinamizmi ve devinimi sağladığını da belirtmek gerek bu noktada, çünkü bir-iki sefer sonrası gazı kaçabilen bu tip parçaları da müzikal açıdan zenginleştirip defalarca dinletmeyi başarmışlar. Albümün en iyilerinden biri Unfair.

Tabii ne kadar akıllıca yazılmış olurlarsa olsun, John Bush’un vokalleri olmasa bu kadar etkileyici veya tekrar dinlenebilirliği yüksek bestelere dönüşemezlerdi herhalde. john’un cephanesinde bi rock solistinin ve bir heavy metal solistinin sahip olması gereken tüm silahlar bulunuyor ve o da durumun gerektirdiği ölçüde, toplumun aklını azaltan gerizekalı mafya dizilerindeki gibi çıkarıp sıkıyor sağa sola. Sonradan söyleyeceklerim öncesinde hakkını vereyim de yanlış anlaşılmayayım. Taş gibi, mis gibi vokal yapıyor John Bush. Onun vokal yeteneklerini sorgulayacak halim yok ama en büyüklerin arasında anılmamasının da haklı bir nedeni olduğunu düşünüyorum: Boyutluluk açısından biraz zayıf Bush ve vokaliyle tek başına bir albümü sürükleyebilecek güçte olsa da sınırlı (görece) bir performansa sahip. İniş-çıkış ve duygu anlamında hep aynı noktalarda ve bu da parçaların da benzer bir duygu sıkışması yaşamasına neden oluyor. Neyse ki müzikal açıdan her şarkı birbirinden farklılaşmayı başarmış bir şekilde; heavy metalden alternatif rock türüne, grunge güzellemelerinden AOR kafalarındaki 80’ler hoşluklarına kadar çeşit çeşit besteyle bu küçük, minik açığı kapatıyor Armored Saint.

John Bush ile ilgili bu fikrim dışında Punching the Sky özelinde Armored Saint’e dair olumsuz pek bir düşüncem yok gerçekten. Belki JUDAS PRIEST‘in Firepower‘ı gibi çağlayarak gelip içimizden geçmedi belki (tabii tarz olarak da aynı değiller pek) ama eski kafalı, düz ve sade bir heavy metal kırması için 2020’de (2021’de de hatta) olabilecek en iyi işlerden birine imza atmış bence Armored Saint. Türün kendi yıpranmışlığı, eskimişliği dışında ir handikabı yok o yüzden pek. Bu müziğe ilgi duymasanız bile benim gibi daha ekstrem şeylerden yorulduğunuz anlarda nefes almak için açabilir, ara ara uğrayıp kafanızı boşaltabilirsiniz. Heavy metal seviyorsanız zaten durduğunuz kabahat, direkt yumulun.

85/100


Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.