Árstíðir lífsins – Saga á tveim tungum II: Eigi fjǫll né firðir

Merhaba.

Son dönemde birkaç incelemesini daha okuduğunuz sevgili patron okurumuz Duodenum, nasıl okunduğuna dair çok bir fikrim olmadığı için kısaca Bobo demeyi uygun bulduğum bir albümü değerlendirmiş. Buyursunlar:


Şimdi baktım da bu albümü incelemeyi Metalperver’den ta 3 Ağustos’ta istemişim. İlk dinlemeyi yeni bitirdiğime göre artık başlayabilirim yazmaya.

Saga á tveim tungum II: Eigi fjǫll né firðir (İki Dilde Bir Hikaye 2: Ne Dağlar Ne Fiyortlar) gerçekten de uzun bir albüm. Süresi 74 dakika olarak görünse de bir şekilde uzay-zamanı büküyor ve o süre uzadıkça uzuyor. Bu cümle de aslında albümü daha dinlemeden birçok kişinin kafasında albüme dair bir yargı oluşturuyor bile. Eğer 74 dakikalık konsept yapıdaki bir albümü didikleyemem, işim gücüm var diyorsanız Saga á tveim tungum II: Eigi fjǫll né firðir size göre bir albüm değil. Bu söylediğim ilginizi çektiyse ama sizi başka bir problem bekliyor: Dil. Çünkü albümü anlamanız için İzlandaca bilmeniz dahi yetmeyecek; eski İzlandacaya hakim olmanız gerekiyor.

Albüm Saga á tveim tungum I: Vápn ok viðr’ın devamı olup 995-1030 yılları arasında yaşamış Norveç kralı Óláfr Haraldsson’u, nam-ı diğer Kral 2. Olaf’ı konu ediyor. 1014 yılında İngiltere’ye yaptığı bir seferde hristiyan olup Normandiya’da vaftiz edildikten sonra 1015’te Norveç’e dönen ve Norveç’in irili ufaklı krallıklarını birleştirip tek bir krallıktan ülkeyi yönetmeyi kendine görev edinen 2. Olaf, aynı zamanda Norveç’in hristiyanlaşmasında da önemli bir figür. Hayattayken “Şişko Olaf”, “Büyük Olaf” gibi lakaplarla anılan kralın azizliği 1164 yılında papa tarafından tanınıyor ve o tarihten sonra adı “Aziz Olaf” oluyor. Hristiyan inancında mucizeleri olan bir figür olan Olaf, modern tarihçiler tarafındansa hristiyanlığı kanlı emelleri için kullanan bir hükümdar olarak resmediliyor. Olaf’ın Norveç hristiyanlığına etkisi o kadar büyük ki Norveç’teki rahipler Olaf’ın diktiği yazıtlarda bekarete dair bir şey yazmıyor diye kurumsal hristiyanlığın etkisi 1150’li yıllarda iyice yayılana kadar bekaret kuralını iplemiyor, kendilerine “Gerçek hristiyanlık bu değil,” diyen din adamlarına “Bir sevişsen kendine gelirsin qnq,” gibi cevaplar veriyorlar.

Tabii ki bu bilgilerin hepsi Vikipedi’den, çünkü sözlerin ne anlama geldiği hakkında pek bir fikrim yok. Daha başka ilginçlikler de var Olaf’la ilgili fakat bunları keşfetmeyi meraklısına bırakıyorum. Konsepte bu kadar uzun bir paragraf ayırmamın sebebi ise grubun bütün müziğini bu konsept etrafında şekillendirmesi. Şöyle ki; grubun bandcamp sayfasında line-up kısmında “Marsél – Storyteller, vocals & choirs” yazıyor. Árstíðir lífsins belli ki bu hikaye anlatma işini epey ciddiye alıyor. Açılış şarkısı Ek býð þik velkominn, dinleyiciyi kamp ateşinin yanına bırakıyor ve Marsél başlıyor hikayeyi anlatmaya. Bu hikaye anlatıcılığı 2. şarkıda da devam ediyor ve 10. dakikada başlayabiliyor müziğin asıl kısmı. Albüm bu kamp ateşi çevresindeki hikaye anlatıcılığıyla tarihi olaylar arasında git-geller şeklinde ilerliyor ve bu prodüksiyon tercihlerinde de kendini gösteriyor. Müzik; ferah, dalga ve rüzgar sesleri eşliğinde ilerlerken hikayeyi dinliyor, basıklaşıp black metal karakterini gösterdiğindeyse 2. Olaf’ın zamanına gidiyoruz. Bu şekilde ciddi anlamda sinematografik bir boyut kazanması da albüme dair en sevdiğim şey oldu.

Albümde black metal ögeleri ustalıkla yazılmış ve kaydedilmiş yaylılarla ve korolarla birleşiyor. Açıkçası grubun bu folk yanını black metal yanından çok daha fazla sevdim ben. Saf black metal yaptığı anlarda kanıksadığımız kalıpları oldukça tutkulu bir şekilde kullanıyor Árstíðir lífsins ve ben bu kalıplardan arada sırada da olsa leziz bir BATHORY tadı alıyorum. Gerçekten parladığı anlarsa folk enstrümanlarını ve koro vokalleri pagan kelimesinin hakkını veren bir black metal karanlığıyla birleştirdiği anlar. Folk dediysem kesinlikle mutlu, neşeli bir folk anlayışı gelmesin akıllara ki yazının gidişinden de anlamışsınızdır zaten. Árstíðir lífsins, kapkaranlık, destansı ve devasa bir folk anlayışına sahip.

Girişte süresinden dolayı biraz olumsuz yorumlarda bulundum ama albümü doğru anda dinlediğinizde ciddi anlamda tatmin edici olabiliyor. 7. şarkı Er hin gullna stjarna skýjar slóðar rennr rauð’taki (editör notu: yok ebesinin Ali Sami) muazzam gitar solosu olsun, kapanış şarkısının dinledikçe büyüyen epikliği olsun, keşfetmek isteyene çok güzel detaylar var. Bu yazıyı yazmaya başladığımda acaba bir daha açıp albümü dinler miyim diyordum, yazı biterken albümü de baştan başlatarak bu sorunun cevabını vermiş oldum. Sonuç olarak da albüme bir puan vermekte zorlanıyorum. İçine girmesi gerçekten zor.  Kırdığım her puanda grubun bu denli inanılmaz bir emek verdiği harika anlarla dolu bir esere haksızlık ediyormuş gibi hissediyorum. Öte yandan ise bu denli uzun bir albümü haklı çıkaracak bir müzik var mı albümde sorusunun cevabı her dinlediğimde değişiyor. Dolayısıyla en büyük eksiği, bu hızlı ve telaşlı zamanlarda insanlardan sabır ve emek beklemek olan bu albüm hakkında 100 üzerinden verilmiş bir puanı çok da dikkate almamanızı rica ediyor, kopyala-yapıştırlarla dolu bu uzun yazıyı noktalıyorum.

83/100


4 thoughts on “Árstíðir lífsins – Saga á tveim tungum II: Eigi fjǫll né firðir

  • 9 Ekim 2020 tarihinde, saat 12:36
    Permalink

    Bu albumu seven ve oven birini gorunce sevindim ya. Ciktigi zaman biraz hype’lamaya calistim kendimce ama kimse sallamadi haha. Muazzam bir hikaye anlaticiligi var gercekten, Bróðir, var þat þín hǫnd falan dili anlamadan bile dokunuyor insana.

    Ellerine saglik, guzel yazi olmus. Izlandaliliktan aldigim tadi hicbir seyden almadim diyerek sozlerime son veriy

    Yanıtla
    • 9 Ekim 2020 tarihinde, saat 20:17
      Permalink

      Haha, teşekkürler. Belki bilardo, ama yok İzlandalılık daha iyi.

      Yanıtla
      • 25 Ekim 2020 tarihinde, saat 18:34
        Permalink

        Böylesi boktan, anlık tüketim ve hazzın her anlamda ululandığı sikko zamanında kendi derdini derlitoplu ve uzun, epik bestelerle, nefes alan kompozisyonlarla sunmak nasıl bir eksi olabilir bunu hiç anlamadım. Zamanın koşulları, piyasanın kuralları sanat eseri anlamında zerre siklenmeyecek şeylerdir.

        Yanıtla
        • 26 Ekim 2020 tarihinde, saat 12:36
          Permalink

          Bu biraz tartışmalı bir konu. Şahsi kanaatimce bir sanat eserini objektif bir şekilde değerlendirmek imkansız. Ajdar neden kötü diye bir soruya “Çünkü Ajdar.” hariç verilebilecek her cevap iyi olduğu söylenen bir gruba da uyarlanabilir. Biraz basite indirgediğimi göz önüne de alarak şöyle anlatabilirim derdimi:

          Basit bir albümü dinleyip beğenmiyoruz ve sebep olarak “Bu fazla basit, iyi müzik dediğin biraz varyasyonlu olur.” diyoruz. Çok karmaşık ve teknik bir albüm için “Bu fazla duygusuz ve teknik, iyi müzik dediğin biraz nerede duracağını bilir.” diyoruz. Sonra Necrophagist gibi aşırı karmaşık ve teknik, Marduk gibi basit ama etkili, Meshuggah gibi fazla teknik ve duygusuz gruplara methiyeler düzüyoruz. Birçok metalcore grubunu piyasa grubu diye beğenmezken Countdown to Extinction veya Black Album gibi, tabii ki oluşumlarında sayısız faktör ve motivasyon olan, ama bir yandan da piyasaya hitap eden albümleri ayıla bayıla dinliyoruz. İkisi de çok benzer müziği yapan iki gruptan biri diğerinden 20 yıl önce ortaya çıkmışsa yeni grubu “bunu dinleyeceğime orijinalini dinlerim.” diye beğenmiyoruz.

          Gelmeye çalıştığım nokta şu: Dinleyiciler olarak kaprisli bir kitleyiz. Şu iyi bu kötü deyip neden iyi veya kötü olduğunu açıkladığımızda da aslında yaptığımız öznel beğenilerimizi rasyonalize etmek; pek bir mantığı olmayan, daha doğrusu bir kara kutu olan [içeriye bir girdi giriyor (müzik), dışarıya bir çıktı çıkıyor (beğeni veya beğenmeme) ama kutunun içinde ne olduğunu bilmiyoruz.) bu beğeni sürecini bir mantığa oturtmaya çalışmak. Oturup z=ax^2 + by + c gibi bir denklem oluşturup z’ye nihai puan, x’e piyasaya oynama katsayısı, y’ye basitlik gibi değerler atfedemeyeceğimize göre yapabileceğimizin en iyisi bu. Dolayısıyla inceleme yazmaktaki motivasyonum incelediğim eserin nesnel bir değerlendirmesini yapmak değil öznel beğenilerimi rasyonalize etmek, benzer öznel beğenilere sahip olabilecek kişilere tanıtmak, dinleyenlerin de bundan keyif almasını ummak ve hayatta en çok keyif aldığım şeylerden biri olan müzik hakkında konuşmak. Biraz uzun oldu ama bence önemli bir konuydu. Bu gözle okursanız o kısımda ne kastettiğimi de anlayacağınızı umuyorum.

          Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.