Klasik Bir Cumartesi: Dream Theater – Metropolis Pt. 2: Scenes From a Memory

Merhaba.

Yine ağırlığı altında ezilmemiz muhtemel bir albüm ile karşı karşıyayız. Yıllar sonra yeniden bütünüyle dinlememe vesile olan, bu kritiğin yazılmasını isteyen ebedi dostum, müthiş insan Sabri Arabacıoğlu’na da buradan selam edelim hep birlikte; siz de PATREON abonesi olarak hem Metalperver’e destek olabilir hem de dilediğiniz albümlerin incelenmesini sağlayabilirsiniz.

Beş yıllık bir süreç içerisinde (1989-1994) yaptığı üç albümle progresif metal dünyasında koşar adımlarla zirveye çıkan Dream Theater’ın, hak ettiği değeri görmediğini düşünen azınlık bir kitle dışında kimsenin pek hatırlamadığı ve hakkında konuşmadığı Falling into Infinity sonrasında atacağı adım merak konusuyken John Petrucci ve Mike Portnoy ile Liquid Tension Experiment‘te yakaladıkları kimya sayesinde gruba dahil olmaya ikna olan büyük yetenek Jordan Rudess transferi gelmişti hatırlarsanız. 1999 yılında yayımlanan, John Rudess’li ilk albüm Metropolis Pt. 2: Scenes From a Memory ise çıktığı dönem Dream Theater’ın popülerliğini katlaması ve progresif metalin çehresini değiştirmesi bir yana, sıklıkla grubun son büyük şaheseri olarak anılan, tartışmasız bir progresif metal başyapıtı.

Söz konusu enstrüman hakimiyetinin dışında düzenleme ve kompozisyon olduğunda 90’lar Dream Theater’ının eline su dökebilecek çok az progresif metal grubu var herhalde. Neredeyse her geçişte şaşırtmaya devam ederek, bütünü bozmadan ve bir noktada aşırıya kaçıp mide bulandırmaya başlamadan dinleyiciyi bu kadar sarsmak, sallamak ve karıştırmak kolay değil. Albüm açılışı olarak bakıldığında ballad vari yapısıyla zayıf bir giriş sayılabilecek Regression’ın ardından grup bir anda ağır silahları çektiğinde, Mike Portnoy’un cuk oturan karakterli davulları sayesinde dev bir neler oluyor arkadaş hissi veren Overture 1928‘in üç buçuk dakikasında olan biteni anlamak için üç ay uğraşınca Dream Theater dehasını daha iyi anlıyor insan. Üstelik bu daha buzdağının yalnızca görünen kısmı.

Trafiği takip edemeden, klavyeden gitara savrula savrula, neler olduğunu anlamaya çalışarak geçen bir üç buçuk dakika sonrası ise henüz boğazına kaçan (balık mıydı, istiridye miydi bir şeydi) bir yemek yüzünden ses tellerini harap etmemiş olan ve bu albüm özelinde asla tartışmayacağım, LaBrie’nin enfes kontrollü vokalleri devreye giriyor ve Strange Deja Vu itibariyle albümün kompozisyon ustası manyak virtüözlerin gövde gösterisinden fazlası olduğu ortaya çıkıyor. Albümü ilk defa 2001-2002 yıllarında dinlemiştim ama gerçek anlamda hakkını vererek, sözleri okuyarak dinleyişim bundan bir-iki sene sonraydı sanırım. Zamanı tam hatırlayamıyorum belki ama Nicholas ile geçmiş yaşamındaki kimliği/alter egosu Victoria ve sevdiceği Julian’nın arasında olan bitenleri ilk defa idrak ettiğimde, çok afedersiniz ama HASSİKTİR LAN ARTIK dediğimi hatırlıyorum sesli bir biçimde. Aklım almamıştı bu kusursuzluğu ve hala da tam olarak aldığını söyleyemem aslına bakarsanız. En azından üste para verseniz hipnoterapiye girmem mesela artık, haha.

Albümün süper yıldızı John Petrucci olsa da John Myung’un müthiş basları ve Mike Portnoy’un davulları, Metropolis Pt.2…’nin progresif metale soğuk bakan dinleyicinin de rahatlıkla özümsemesini, metal hissinin asla kaybolmamasını ve albümün bu kadar erişilebilir olmasını sağlayan en büyük unsurlar. Petrucci’nin dur durak bilmeyen yüksek tepmolu gitar saldırısının altını her zaman harika dolduran bir isim Myung ve özellikle Beyond His Life‘ı dinlerken bir noktada Petrucci’yi bırakıp Myung’a odaklanıyorsunuz ister istemez. Petrucci gibi bir adamdan rol çalabiliyor olmak da nereden baksanız ancak tanrıların falan becerebileceği bir iş olduğu için bu şarkıya her denk geldiğimde kalkıp bir ceket giyiyor, önünü ilikliyorum hemen.

Tabii şarkılardan bahsedince bir de The Dance of Eternity gibi bir gerçek duruyor orada. Nicholas/Victoria hikayesindeki ikinci perdenin ikinci şarkısı olan bu altı dakika on dört saniyelik delilik, albümden bağımsız olarak Dream Theater’ın en çok bilinen, en çok sevilen ve tek başına gruba duyulan saygının katlanmasını başarmış bir şaheseri. John Myung’un insanı bas gitardan soğutan, hayatımda duyduğum en acayip bas sololarından biri dışında toplamda yüz küsür defa değişen zaman ölçüleriyle takip etmesi bile başlı başına bir dert. Rudess’in bir anda akıl alan ragtime partisyonu, 3:50 itibariyle, Mike Portnoy önderliğinde atmosferden ayrılırken alev alınan ve 4:20 sonrası yörüngeye yerleşip zahmetsizce salınmaya başlanılan kısım… Ne diyeyim, bu albümün yazılmasına vesile olan Metropolis Pt.1: The Miracle and the Sleeper‘ın sonunda söylendiği gibi love is the dance of eternity ise gerçekten, o dansın müziği de bu.

David Battroll (Tool, King Crimson, Between the Buried and Me, Soen…) ve Kevin Shirley gibi efsanelerin (Rush, Iron Maiden, Led Zeppelin…) prodüksiyon gücüyle iyice yükselen Metropolis Pt.2: Scenes From a Memory, gelmiş geçmiş en büyük progresif metal şaheserlerinden biri olmasının yanında tüm zamanların en başarılı konsept albümlerinden biri de aynı zamanda. Tek eleştirim ise hikayeyi bütünüyle kavradıktan ve albümü yıllarca dinledikten sonra artık The Spirit Carries On ve Finally Free’yi pek sallamıyor olmam ile ilgili olabilir. Eh, beş yüz defa izlesem sıkılmayacağım Yüzüklerin Efendisi’nde bile bazen Frodo ve Sam’in sahnelerini atladığımı düşününce o kadar da olsun canım.

Images&Words veya Awake de çok üstün albümler ama hangisi en iyisi tartışmasını yersiz buluyorum. Eğer henüz tam manasıyla dinlemediyseniz muhteşem bir albüm keşfedilmeyi bekliyor. Demem o ki enstrüman mastürbasyonuymuş, ruhsuzmuş, vay efendim progresif metal zaten derinliği olmayan bir müzikmiş… Böyle hırt hırt konuşan birini görürseniz ansızın kalçadan şut çıkaran futbolcu gibi hemen suratına yapıştırın Metropolis Pt.2: Scenes From a Memory’yi.

98/100


Her zamanki gibi kritikle ilgili düşüncelerinizi yorumlara yazmayı, bu ve sitedeki diğer yazılar hoşunuza giderse sağda solda paylaşmayı ihmal etmeyin. Metalperver içeriğinin katlanarak çoğalmasını ve zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden bağışta bulunabilir, abone olabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.