Klasik Bir Cumartesi: Sepultura – Arise

Merhaba.

Metalin bir yol haritası yok aslına bakarsanız. Ancak gruplar ve türler arasında çokça farklar bulunduğu için kaba bir taslak ile kulağı eğitmek ve basitten komplekse doğru bir yol çizmek daha kapsamlı bir anlayış ve hakimiyet açısından önemli kabul edilebilir. Tabii böylesine sistematik bir yaklaşıma gerek olup olmadığı da tartışılır, zira herkes bir şekilde ilk duyduğu, ilk sevdiği gruplar ile şekillendirdiği paletini açık büfeye dalan yurdum tatilcisi gibi metalin dört bir koluna iştahla saldırarak dolduruyor kendince. Fakat böylesine geniş bir çatıya sahip, devamlı değişen ve dönüşen metal dünyası içerisinde bir şeyler mutlaka gözden kaçıyor ve bazen kaçan balık gerçekten büyük oluyor. O arada geçen süre içerisinde ise insan başka pek çok şey öğreniyor, daha gelişmiş ses duvarlarını, farklı yaklaşımları, daha karmaşık yapıları benimsiyor ve köklere geri dönmek giderek zorlaşıyor. Sonrası ise malum: Hiç dinlenilmemiş albümler ve gruplar hakkında – o da sırf ortamlarda rezil olmamak için- genel geçer cümlelerle yapılan bomboş yorumlar.

Nereden biliyorum? Çünkü ben de SEPULTURA hakkında yıllarca boş konuşup durdum.

Uzata uzata Sepultura ile ilişkimden bahsedip konudan uzaklaşmayayım ama 1998’den beri sürekli adını duyduğum, ortamlarda çalan şarkılarına hıyar hıyar tabii abi çok iyi dediğim grubu neredeyse 2009-2010’a kadar ahmaklık edip doğru düzgün dinlemediğimi itiraf edeyim hadi. Normalde kimse bu tip tecrübesizliklerinden bahsetmez bu dünyada ama Arise o kadar iyi ki bilmeden, dinlemeden geçirdiğim yıllar yüzünden hala biraz kızgınım kendime.

Beneath the Remains gibi hali hazırda eksiksiz bir başyapıtın üzerine gelmiş olması Arise‘ı gözümde ondan daha iyi olmasa da bir tık daha değerli kılıyor ve tamamen genç okur ecdat bilsin devlet politikasıyla kaleme aldığım bu köşede önce Arise yazmamın nedeni de bu biraz; Arise üstüne Beneath the Remains dinleyince çünkü insan daha da bir şaşırıyor. Beneath the Remains gibi bir manyaklıktan sadece iki sene sonra, 1991 yılında, Florida’daki efsanevi Morrisound Studio‘da kaydedilen ve Scott Burnes‘ün miks koltuğunda oturduğu Arise gelmiş geçmiş en sert, en coşkulu, en merhametsiz ve yalın thrash albümlerinden biri.
Sepultura diskografisindeki en bariz, önemli ve kıymetli farkı ise bu yalınlık.

Soluk gri bir gökyüzünün altında yükselişe geçen Arise, Beneath the Remains‘in bıraktığı yerden, hiç hız kesmeden devam ediyor. İnsanın suratını gerdiren bir hız, ardı arkası kesilmeyen rif şovu ve Andreas Kisser’in melodik sololarıyla bezeli Arise, Igor Cavalera’nın canınızı almaya geldim davullarıyla niyetini belli ediyor hemen. Albümle aynı adı taşıyan ilk şarkıdan daha vurucu çok az thrash metal şarkısı biliyorum nitekim.

Buna karşın Dead Embryonic Cells ile birlikte Arise yalnızca benzer yapıda bir devam albümü olmadığını ve aynı kaliteyi sürdürürken bir yandan da kendi yolunu çizeceğini gösteriyor. Death metal tarafı önceki albüme göre biraz törpülenmiş olan Sepultura, her zamanki gibi sosyal konulara değinmekten geri durmasa da derinlerde daha kişisel ve insanın yabancılaşması kavramına ilişkin detayları barındıran muh-te-şem sözlere sahip Desperate Cry ile birlikte kavramsal açıdan da üzerine bir şeyler koyduğunu gösteriyor bence ve Arise hakkında kafamda daha net ve etkili bir imaj oluşmasını sağlayan da bu kişiselliği biraz. Ayrıca Sepultura’nın nakarat gücünün en önemli ispatlarından biri de Desperate Cry benim için. At koşturan şarkıların ortasına bir anda atmosferi karartan, groove hissini ve akılda kalıcılığı tavana çıkaran enfes nakaratlar yazma konusunda bir numaralar gerçekten. Ulan boynum tutulmadan şu yazıyı bitirebilirsem iyi.

Death metal ile dirsek temasını hiç kesmeyen ve bir öfke timsaline dönüşmüş muhteşem Max Cavalera vokalinden tutun da arkasındaki Roadrunner’ın dev desteği ve Scott Burnes’ün maharetiyle elde ettiği höporlör düşmanı güce, hatta rahatsız edici kapağına kadar (H.P. Lovecraft’ın Cthulhu mitosunda yer alan Yog-Sothoth oluyor kendileri) her özelliğiyle gövde gösterisi Arise. Grubun türlü saçmalıklar sonrası geçmişi fazlasıyla aratan bir şeye dönüşmesinden önce, metal ile alakası olmayan bir ülkeden çıkıp dünyayı kasıp kavurduğu zamanlardan kalma bir klasik. Elbette sonradan kimsenin tahmin edemeyeceği birbirinden acayip şeyler yaşandı ama günümüzde Sepultura ile ayrı düşünülemeyecek tribal ritimlerin ilk örnekleri de yine bu albümde, Altered State‘in başında kendini belli ediyor. Thrash sevmiyor musunuz? Bir de Arise deneyin.

Tüm bu thrash saldırısının arkasında deneyselliği de elden bırakmıyor Sepultura ve özellikle Altered State, Under Siege (Regnum Irae) ve Meaningless Movements ile yeteneklerini sergiliyor Cavalera kardeşler. Max’in vokallerinin ne kadar rahatsız edici olabileceği de ortaya çıkıyor bu anlarda. Bu çılgınlıklar sonrasında ise yine amansız bir thrash saldırısıyla kapanıyor Arise ve tamamen tatmin olmuş bir halde, tatlı bir yorgunlukla yeniden çalma tuşuna gidiyor insanın eli. Hal böyle olunca da yazı bir türlü kapanmıyor, kapanamıyor. Sepultura be kardeşim; tabii abi, çok iyi.

97/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.