Swallow the Sun – The Morning Never Came

Merhaba.

Gündelik yaşamdan, monoton düzenden, kitle gütme mekanizmalarından, etrafında olan bitenden rahatsız ruhların müziği olagelmiş metalin çarkların arasına sıkışıp o koca mekanizma tarafından yutulduğunu görmeyi hiçbirimiz istemeyiz. Belki de bu nedenle tekrar eden akımlara, yenilik aramaktansa konfor alanında keyif çatmayı tercih eden gruplara, şirketlere, hatta dinleyicilere bile, tepkili bir kitle var her zaman. Her seferinde çarpıcı, sarsıcı olması planlanan bir işin “bu da hep aynı terane,” noktasına gelmesi ve bu nedenle eleştirilmesi, metalin durağanlığa karşı tabiatını düşününce rahatlıkla haklı çıkarılabiliyor.

Çıkış noktasına bakınca 70’lere kadar uzanan doom metalin altın çağını 90’larda yaşadığını söylemek yanlış olmaz. 25-30 yıla yayılan gelişim sürecinde dallanıp budaklanan türün geleneksel pratikleri arkasında bırakıp gotik romantizmine, death metal ile harmanlanan öfke dolu isyanlara ve epik anlatılara yelken açıp mevzuyu sadece yavaş çalmanın çok ötesine taşıdığı bilinen bir gerçek. Ne varki 90’larda CATHEDRAL, AUTOPSY gibi isimlerin önderliğinde zenginleşen bu müzik, 2000’lere girerken özellikle Peaceville Trio dediğimiz PARADISE LOST, ANATHEMA, MY DYING BRIDE hegemonyası zaten yavaştan güç kaybetmeye başlamış standart, gelensel doom türünü iyice geriye iterken beraberinde birçok kopya grubu da getirince, 2000’lere girdiğimizde sanki doğal sınırlarına ulaşmış, artık şaşırtmaz denilecek bir noktaya gelmişti. Neyse ki milenyum ile birlikte hem Amerika’dan hem de Avrupa’dan doom/death akımını ileri taşıyan pek çok yeni grup çıkıp felaket tellalığının bu binyılda da geçerli bir meslek olacağını tescilledi; tıpkı Fin altılı Swallow the Sun gibi.

İlk albümünü 2003’te yayımlayan Swallow the Sun, 90’larda çıkmayıp da 90’ların o dev isimleri kadar saygı görmeyi başaran ender gruplardan biri. Neredeyse her iki senede bir albüm yapmaları, trajik kayıplar ve elde olmayan nedenler dışında kadro istikrarını koruyup müzikal açıdan da ani kırılmalar yaşamadan hayatlarına devam etmelerinin payı çok büyük tabii. Bununla beraber eğer iyi bir çıkış yapmamış olsalardı belki de yeraltı sahnesinin dehlizlerinde kaybolup gideceklerdi; The Morning Never Came gibi güçlü bir debut, 2000’lerin doom/death yarışına bir adım önde başlamalarını sağlamış oldu.

Çift gitar ve klavye ile altı kişilik zengin bir kadroya sahip Swallow the Sun. Bu kadronun hakkını müziğe fazla fazla yansıtmayı başarıyorlar. İlk dinlediğim günden beri ana melodisi her zaman hafızamda saklı duran Through Her Silvery Body, Fin toplulukla tanışmak için de çok iyi bir tercih, çünkü kırılgan piyano vuruşlarıyla başlayan o hüzünlü melodinin dev bir doom marşına dönüştürülmesiyle birlikte Swallow the Sun hayranlığının da ilk tohumları atılacaktır muhtemelen kalbinize.

kayıt tırt ama Mikko müthiş kükrüyor

Markus Jamsen – Juha Raivio ikilsinin doom metalin geniş yelpazesindeki her rengi bir şekilde müziğe yedirebilen armonik gitarları elbette The Morning Never Came‘in ve genel olarak grubun bel kemiği; ancak doom/death söz konusu olduğunda iş biraz da vokal ile ne kadar bağlantı kurabildiğinizle ilgilidir ve Mikko Kotamaki, bence bir daha asla bu kadar virane, bu kadar ciğerden bir performans sergileyemedi. Bir sonraki, dala olgunlaşmış Ghosts Of Loss albümündeki oturmuş vokalleri de muhteşemdir (hatta profesyonel bir yerden bakacaksak net daha iyi o vokal) ama ben bu albümdeki çiğ, kontrolsüz ve gerçekten insanı perişan eden brutal vokaline ayrıca hastayım.

Gitar-vokal ikilisinin sürüklediği albümde atmosferi de bu iki ensrüman yönetiyor ağırlıklı olarak. Klavyenin etkisi yadsınamaz elbette ama bas ve davul kendi alanlarında görevlerini yapıp çok bir şeye karışmıyorlar. Normalde bu eleştirilebilecek bir şeyken grubun beceriksizlikten değil de kafasındaki tasarı doğrultusunda grubun böyle bir karar aldığını fark edince iş değişiyor. Örneğin phaser efektli açılışın ardından Mikko’nun kükreyişi ve birbirini nefis besleyen gitar/klavye kombinasyonuyla giren, verse bölümünde de etli etli chugga chugga rifleriyle albümü hareketlendiren Deadly Nightshade, heyecanlı bir davulcu için tam bir oyun parkı olabilecekken Pasi Pasanen’in sakin davulculuğu, konsantrasyonun dağılmasını engelliyor. Klavyenin önde olduğu şarkılarda daha ağır, daha romantik şeyler bekleyen, armonik gitar melodileri ve klavyeyle haraplık kuyularına dalmak isteyen dinleyicilerdenseniz Hold this Woe, albümün en yıpratıcı parçalarından biri bu arada. Mikko’nun albüm özelinde nadiren kullandığı temiz vokali de ayrıca bahsedilmeye değer bu parçada.

The Morning Never Came, çıktığı dönem nedeniyle ve bir ilk albüm olmasının getirdiği reklam/pazarlama dezavantajlarıyla bir doom/death metal klasiği olarak anılmıyor olması talihsizlik, çünkü aslında yeni milenyumda çıkmış, 90’lar doom/death ruhuna sahip albümler arasındaki en güçlülerinden biri. Swallow the Sun bu noktadan sonra üzerine koya koya devam edip ortalama iki senede bir yeni albüm yaparak zengin bir diskografi yarattı kendine, haliyle grubu yeni keşfedecekler için ta 2003’e geri dönmek biraz zaman alabilir. Tam da bu nedenle The Morning Never Came‘i yazıp biraz öne taşımak istedim, çünkü zaten parlak bir diskografinin en ışıltılı eserlerinden biri. Türü seviyorsanız mutlaka bir şans verin.

90/100

P.S.: Swallow the Sun, Doom Over Istanbul kapsamında, 17 Ekim 2021’de İstanbul’da!


Patreon’da hedef: 26/35
Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp bir göz atabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.