Klasik Bir Cumartesi: Lamb of God – Ashes of the Wake

Lamb of God diye bir gerçek var. Merhaba.

1994’ün çetin kış şartlarında (çok iyi bilirim oraların kışını çünkü), Richmond, Virginia sınırları içerisinde BURN THE PRIEST adı altında bir grup kuruldu. Bir süre bu isimle yoluna devam eden grup, 1999’dan nihayet ilk albümünü tamamlamayı başardıktan kısa bir süre sonra hem potansiyel dinleyici kitlesine yanlış bir izlenim verebileceğini göz önüne alarak hem de grup elemanlarının bu ismi biraz çocukça bulmaya başlaması nedeniyle ismini LAMB OF GOD olarak değiştirdi. Sonraki beş sene içerisinde ise LAMB OF GOD, dünyanın en büyük gruplarından biri haline geldi. Katlanarak artan ticari başarı ve giderek genişleyen hayran kitlesi, grup hakkında sonu gelmeyecek tartışmaların fitilinin ateşlenmesine neden olmaya başladı. Elbette bu da aslında her grubun ekmeğine yağ süren, arzulanan bir durumdu.

Gruba ölümüne tapan ya da tam tersi ölesiye nefret eden kalabalıkların arasında bir yerlerde, grubun ne yapmaya çalıştığını o dönem henüz toy olan kulaklarımla pek kavrayamasam da duyduğum şeyin kanımı kaynattığı gerçeğinden yola çıkarak bu tepişken adamlara yavaş yavaş yükseliyordum. As the Palaces Burn çıktığında henüz yalnızca lise birinci sınıftaydım ve bu çiğ, agresif, prodüksiyon anlamında pek kuvvetli sayılmasa da bol groove içeren, rif bombardımanı albümü dinler dinlemez sevmiştim. Pek çok hit, birçok akılda kalıcı rif, canavar davullar ve balkondan atlayarak kavgaya karışan adam gazı yaşatan vokaller ile bu adamların şakasının olmadığını anlamıştım. Yine de o dönem yeni yeni hatmetmeye başladığım eski klasiklerin yanına yaklaşabilen türden bir albüm değildi ve ben bir yandan eski PANTERA, SLAYER, TESTAMENT ve benzer grupların albümlerini tüketirken As the Palaces Burn‘e nadiren sıra gelebiliyordu. Fakat sonra 2004 yılında Ashes of the Wake geldi ve tabiri caizse çarşı pazar karıştı.

Thrash ritmiyle groove rifleri 2000’lerin modern tınılarıyla birleştiren, içine girdiği her şeyin tadını değiştiren (çoğu zaman olumsuz yönde) core etkisinin sanılanın aksine minimal olduğu ve diğer bütün tatlarla enfes bir uyum yakalayarak hiç sırıtmadığı, grubun As the Palaces Burn ile ortaya koyduğu manifestoyu tam manasıyla hayata geçirerek kendi özgün markasını yarattığı ve çok kesin bir şekilde Lamb of God’ı LAMB OF GOD yapan albümdür Ashes of the Wake. Eh, kolay değil; dönemdaşı ve vatandaşı birçok grup Avrupa’dan arakladığı fikirlerle, ucuz birer kopyanın ötesine geçemeyen zayıf kimlikleriyle Amerikan pazarında bir yerlere tutunmaya çabalarken LAMB OF GOD dünyaya mal olmuş geleneksel Amerikan gruplarının doğru yaptığı şeyleri kendi fikirleriyle birleştirdiği bu enfes albümle dünya çapında bir üne kavuşarak piyasada kendine has bir yer edindi.

Bir parantez açıp grubun özellikle bu albümle başlayan mekanik kayıt anlayışı hakkında birkaç şey söylemek istiyorum, çünkü LAMB OF GOD’a getirilen en tutarlı, en aklı başında eleştirinin bu konuda olduğuna inanıyorum. Özellikle davulun neredeyse robotik ve fazla törpülenmiş hali, grubun hazır olun ya da olmayın, biz geliyoruz! tavrını ve o albümdeki kendini kaybetmiş berserk vahşiliğini baltaladığını düşünenler var ve açıkçası bu noktada onlara katılıyorum. Chris Adler muazzam bir davulcu ve 2003-2004 yıllarında bu adamın her vuruşunu böyle tertemiz ve steril bir biçimde duymuş olmam bugün davul çalıyor olmamdaki büyük etkenlerden biri büyük ihtimalle. Fakat bu mekanize haliyle bile insanın kan basıncını artırıp hipertansiyon hastası ederken biraz daha dağınık, daha tuşesiz ve odaksız bir performans olsaydı Ashes of the Wake ne hale gelirdi, hayal bile edemiyorum doğrusu. Albümü övmeye başlamadan eleştirdim gibi bir şey oldu ama övecek yüzlerce şey olunca eleştirebileceğim o tek noktaya odaklanmak daha kolay oluyor tabii.

Albümün en can alıcı yanı, LAMB OF GOD’ın da alamet-i farikası sayılabilecek şekilde hiç ağız dalaşına veya itiş kakışa girmeden direkt burun kemiğine kafayı oturtup olaya girmesi. Irak Savaşı’na göndermelerle dolu sözlerden Mark Morton & Willie Adler ikilisinin palm-mute şovu gitarlarına kadar albümün hiçbir kısmında oyalanmaya yer yok. Aradan geçen on dört yılın ve dinlediğim sayısız albümün ardından hala canım şöyle suratımda patlayacak türden direkt bir şeyler dinlemek istediğinde aklıma ilk gelen albümlerden biri oluyor Ashes of the Wake. On dört yaşında olduğuna inanmakta olduğum prodüksiyona da hakkını teslim etmek gerek. Bu anlamda önceki iki albümün intikamı öyle bir alınmış ki, kayıt albümün ateş gücünü ikiye katlıyor resmen. O harika break-down bölümler, enstrümantal Ashes of the Wake’deki hala tüylerimi diken diken eden o minicik es (nereden bahsettiğimi anlayan anladı), Randy’nin bol efektli ama pırıl pırıl vokali ve albüme değer katan her şey bu enfes prodüksiyon ile daha da büyüyor.

Ashes of the Wake 2000’lerin en iyi birkaç metal albümünden biri. İlham aldığı gruplar kadar tarih çağlarını başlatıp bitiren bir etkisi olmadı LAMB OF GOD’ın hiçbir zaman belki ama kendi özgün tınılarını yaratarak tıpkı GOJIRA gibi, OPETH gibi, MASTODON gibi isimlerle beraber milenyum sonrası metal dünyasında iz bırakacak ender isimlerden biri olmayı başardılar. Ruhsuz modern metal, PANTERA çakması, korcu müziği ya da herhangi başka bir basite indirgemeci tanımlamanın kişiyi iyi müzikten mahrum bırakmaktan başka bir etki yaratmayacağını ve açık fikirli olmakta yarar olduğunu ekleyerek artık iyice didaktik dedeye bağlayarak kapatayım. Son olarak da albümde çok sevdiğim, aradan geçen on dört yıla rağmen baştan sona sıkılmadan defalarca dinlemeye devam ettiğim şarkıları da yazayım bari de tam olsun: Laid to Rest, Hourglass, Now You’ve Got Something to Die For, The Faded Line, Omerta, Blood of the Scribe, What I’ve Become, Ashes of the Wake ve Remorse is For the Dead. Yani albümdeki on bir şarkının dokuzu. İyi günler.

96/100

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.