Oyun mu incelemesi? Hellblade: Senua’s Sacrifice

İnsan zihninin sonsuz koridorlarında nelerin saklı olabileceği çok büyük bir muamma. Eksiye doğru sonsuza uzanan bir kalıtımın algı sınırlarının ötesindeki ufacık kalıntılarından henüz birkaç saniye öncesinde yaşanan salt gerçeklik tecrübelerine kadar geniş bir yelpazede etkiye açık ve bu etkinin ne zaman açığa çıkacağı belli olmasa da aklın zincirlerini her zaman ellerinde tutan bir güç merkezi konumunda olduğu ise bir gerçek. İşin ilgi çekici olan tarafı ise bu karanlık, kuytu köşelerde dolaşanların ne zaman öne çıkıp muktedir olacakları hiçbir zaman belli değil. Delilik, aslında yalnızca tek bir hareket kadar yakınımızda.

Yaşamın büyük bir bölümü bir şeylerin imkansızlığı, var olan imkanların sınırlılığı veya daha kudretli olan tarafından zincire vurulan aklın isyanı üzerinden yaşanan çeşitli duygulardan ibaret. Susturulması mümkün olmayan seslerin sonsuz kakafonisi eşliğinde tecrübe edilen bir yaşama mahkum olan bir varlık olarak belki de bu nedenle tek başına sürdüremiyor insan yaşamını ve birilerinin dudaklarından dökülecek “her şey yoluna girecek,” sözüne muhtaç kalıyor çoğu zaman.

Narin mi narin akıl sağlığı için öylesine kuvvetli bir ilaç ki, cılız mı cılız bir ateşin başında, ışığın uzanamadığı gölgelerin arasına karışmış ve üzerine atılıp eti kemiğinden, benliği bedeninden ayırmak için sabırla ateşin minik dansının sona ermesini bekleyen güçlerin ortasında yapayalnız ve çaresiz bir haldeyken bile o sonsuz koridorlardan birinden böyle bir fısıltı yükseldiğinde, saniyenin belki de binde biri kadar kısa bir süreliğine dahi olsa bir inanç pırıltısı göğü aydınlatan bir yıldırım gibi çakıveriyor, ışığın bir adım daha ileriyi aydınlatmasını, gölgelerin biraz daha kısalmasını sağlıyor.

Bir daha normal olduğunu sandığı haline asla gelemeyecek, karanlık tarafından yutulmaya ve bütün umudunu kaybetmeye, tüm seslere kulak vermeye ve tüm renklerin birbirine girmesini kabullenebilecek hale gelmiş, ızdırap ile şekillenmiş bir zihinde ise tüm bunlar çok daha karmaşık elbette. Yerine koyamayacağınızı bildiğiniz herhangi bir şeyin kaybının ardından, eğer elinizde gidip onu geri getirebilmek için bir şans varsa, var olan bütün kuralları görmezden gelip bu şansı değerlendirir misiniz? Peki bunu yapmak delilik mi olur, bilgelik mi?

Yüzyıllar önce doğmuş, ilk adımlarını attığı günden beri ailesi ve toplum tarafından dışlanmış, normal sınırlarının ötesindeki varlığını ancak yine normalin tepetaklak edilmesiyle ortaya çıkan aşk sayesinde bir yere konumlandırabilmiş Senua, karanlık dünyasındaki tek ışık kaynağı da yaşamın rastlantısal zalimliği tarafından elinden alındığında zihninin kapkaranlık koridorlarında tamamen kayboluyor ve belki de alabildiği son mantıklı karar olarak çıkış yolunu Hel’e gidip ışık kaynağını, sevgilisi Dillion’u geri getirmek olarak görüyor.

Ben bir oyuncu, yani “gamer” değilim. Daha doğrusu uzun zaman boyunca pek çok farklı oyun oynamış, oyun dünyası hakkında fikir sahibi olan ve bu konudaki bilgisini güncel tutmaya kendince çaba gösteren biri olsam da oyun sektörünün günümüzdeki halini, kullanıcıları ve tüm bunları düşününce kendimi bir oyuncu olarak adlandırmam haksızlık olur. Hayatımda daha önce hiçbir oyun için oturup bir inceleme yapmadım veya bir şeyler yazmadım. Haliyle her ne kadar aslında birkaç mantıklı cümle kurabileceğime emin olsam da tutup da burada oyunun teknik yönüyle ilgili, oynanışı, grafikleri, motion-capture teknolojisinin geldiği noktayı veya buna benzer şeylerle ilgili bilgileri paylaşmayacağım. Fakat Hellblade: Senua’s Sacrifice hakkında bir şeyler yazmam, bu oyunun bana hissettirdikleri, daha doğrusu tecrübe ettirdikleri ve zihnime kazıdıkları hakkında bir şeyler karalamam, her şeyden önce kendim için bir zorunluluktu.

Viking mitolojisinin bütün gücünü ve zalim adalet anlayışından, insan zihninin karmaşık ve kırılgan yapısından, gerçeklik algısının insan zihniyle olan ilişkisinden beslenen, henüz ilk saniyelerden itibaren kontrol edilen karakterin normal olmadığını oyuncuya kabul ettiren ve bir noktada oyuncunun Senua’yı, Senua’nın da oyuncuyu her şeyin yoluna gireceğine ikna etmesi gerekliliği çevresinde şekillenmiş, şahsım adına uzun yıllardır eşine rastlamadığım benzersiz bir tecrübe Hellblade: Senua’s Sacrifice.

Yazının bu kadar karanlık olmasının ise iki sebebi var: İlki Hellblade: Senua’s Sacrifice’ın akıl hastalığı üzerine kurgulanmış olması. Pzikozlu Senua’nın gerçekliği sorgulayan ve sorgulatan zihninin içindeki bütün karmaşa, tüm çıplaklığıyla gözler önünde olduğu için birkaç dakika içerisinde iş oyun oynamak gibi alelade bir eylemden çıkarak insana yukarıdaki paragrafları yazdırabilecek kadar büyük ve ürkütücü bir tecrübeye dönüşüyor. İkinci sebep ise İskandinav mitolojisi ve karşılaştığınız varlıklar. Bu sayfalarda Viking veya İskandinav mitolojisi temalı albümleri tanıtırken kaleme aldığımız minik öykülerde veya aktardığımız anekdotlarda olduğu gibi, Hellblade: Senua’s Sacrifice da kuzeyin ölüm soğuğundan, zalim adaletinden ve mitolojik öykülerin çarpık karakterlerinden, çift anlamlı mesajlarından ve çok daha fazlasından oluşan muazzam bir atmosfere sahip. Karakterin mimikleri, konuşması, çevre algısı, renkler ve atmosfer hakkında doktorların ve profesörlerin fikirlerine başvurulmuş olmasıysa resmen artık, yani, ulan…Of be kardeşim.

Toplam oyun süresi yedi-sekiz saati geçmiyor ve Steam üzerinden -indirim zamanlarına göre- 30-50 TL aralığında bir ücret ödeyerek sahip olabilirsiniz. Ya da PlayStation’ınız varsa zaten oyuncusunuz demektir; aman diyeyim ıskalamayın. Dijital oyunlar ile aranız olmayabilir ama bir şekilde bu oyunu, daha doğrusu bu interaktif öyküyü bilmeniz gerek. Bir bu kadar da oyunun “oyun” kısmından bahsedebilirim ama Senua’nın öyküsünün ne kadar gerçek ve ne kadar etkileyici olduğu mesajından uzaklaşmak istemiyorum. Gidin bu oyunu satın alın; tek başınıza, mümkünse kulaklığınızı takarak ve çok da ara vermeden, şöyle iki-üç içerisinde oynayıp bitirin. Hele bir de aradan birkaç gün geçtikten ve Senua’nın içinize işlediğini, hayatınız boyunca kolay kolay unutamayacağınız bir karaktere dönüşerek bir parçanız haline geldiğini fark ettiğinizde ne kadar iyi bir iş yaptığınızı anlayacaksınız.

Hayatımın sonuna kadar unutmayacağım seni Senua.

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.