Deadsoul Tribe – A Murder of Crows

Merhaba.

Bu aralar pek çok okurumuzdan inceleme yazısı yazmak istediklerine ancak nereden başlayacaklarını kestiremediklerine dair mesajlar alıyoruz. Bizim kritik yazarken nelere dikkat ettiğimiz, varsa kullandığımız kalıplar ve benzer konularda da sorular geliyor. Yazıların beğenilmesi ve ilgi görmesi elbette çok keyif verici, herkese sonsuz teşekkürler. Peki bunların konumuzla ne alakası var?

Birazdan okuyacağınız A Murder of Crows kritiği benim hayatımda yazdığım ilk kritik. Gerçekten de üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan, yazım hatalarını, düşük cümleleri ve sakız gibi uzattığım iç bayan bölümleri bile düzeltmeden, 2010 yılında kaleme aldığım haliyle, olduğu gibi bıraktım. Açıkçası biraz da utanıyorum böyle bir incelemeyi paylaşmaktan ama umarım bazı sorulara cevap olur ve aradan geçen sürede nereden nereye geldiğimiz konusunda bir fikir verir. İşte huzurlarınızda 2010 senesinde yazdığım Deadsoul Tribe – A Murder of Crows kritiği:

Bilenin taptığı Psycotic Waltz’ın vokalisti Buddy Lackey, 2000 yılında “Ben artık şarkı söylemek istiyorum kardeşim, bağır çağır nereye kadar,” isyanıyla Deadsoul Tribe’ı kurarak yine progresif ama biraz daha yumuşak bir müzik yapmaya başlamıştı. O günden beri de Deadsoul Tribe’ın tüm şarkı yazma, vokal, gitar ve prodüksiyon işlerini üstlenmesine rağmen 2002-2007 arasında 5 tane hiçbiri de at-çöpe olmayan albüm çıkartarak kanımca müzik piyasasında adı geçecek sayılı insanlardan biri halini aldı. Yazının konusu olan A Murder of Crows albümü de Devon abinin ortaya koyduğu ikinci Deadsoul Tribe ürünü.

Grubun ve çıkardığı albümlerin hep bir karanlık tarafı olması ve aynı zamanda bestelerin progressive yapıyı koruması gruba ısınmayı başta biraz zorlaştırsa da, belirli bir süre sonra her şarkı, her ritm insanın aklında kalır hale geliyor. Burda aslan payı muhteşem gitarları ondan da muhteşem vokaller ile süslemeyi başaran Devon Graves’e ait. Karakteristik bir vokali olan Graves belki vokaliyle çok fazla hissiyati vermeyi başaramıyor ama kişisel olarak Deadsoul Tribe albümlerinde en sevdiğim şey sert kısımlarda bile Graves’in vokalini yumuşak tutması; bu durum albümün genelindeki hüznü perçinliyor. Buna rağmen neredeyse son şarkıya gelene kadar şarkılardaki agresiflik hep üst düzeyde.

Feed (Part 1 – Stone By Stone ile açılışı yapıyoruz. Ilk dikkati çeken şey TOOL benzerliği. Bas-davul yapısı ve gitarları ile bu şarkının ayrıca bir Tool benzerliği taşıdğını söylemem lazım. Fakat bu durum ben olumsuz değil zira vokal girdiği anda grup kendi karakteristiğini de fazlasıyla ortaya koyuyor. Hemen ardından gelen Feed: Part 2 – The Awakening ise Devon Graves’in muhteşem vokali ile mest ediyor, kısık çığlıklarla süslü bu şarkı ve daha sert ama yakın yapıdaki feed:part 1..   TIAMAT’ın efsanevi Whatever That Hurts-The Ar ikilemesinden sonraki en sevdiğim ikileme haline geldi diyebilirim.

Daha sonraki şarkılara geçmeden önce grubun davulcusu Adel Moustafa hakkında da bir şeyler söylemek gerek. Gruba inanılmaz yakışan, progresif ama asla “bakın neler neler yapıyorum” gazında olmayan bir stili var. Hemen hemen hiçbir şarkıda normal şekilde takip edebileceğiniz bir davul yok. Şarkıları muhteşem şekillere sokan ve hiçbir boşluk bırakmayan Adel, kesinlikle Devon Graves’den sonra grubun en büyük artısı.

The Messenger’a geldiğimizde de bu durumu açıkça görebiliyoruz. KImi zaman sadece parçadaki davulları dinlemeyi seven birisi olarak, özellikle bu şarkıdaki davulları dinlemeye bayıldığımı söyleyebilirim. Zaten sonrasindeki In a Garden Made of Stones da Adel’in şahane atakları eşliğinde açılıyor. Albümdeki favorilerimden biri olan Somethings You Can’t Return ise basları ile öne çıkan, albümün en karanlık yapıdaki şarkılarından biri. Bu şarkıda da ana melodi bana eski Amorphis’i hatırlatır gibi oldu diyip Amorphis severlerin de takdirini alarak devam edelim.

Genel olarak en vurucu şarkıları albümün başına koyma mantığı A murder of Crows’da biraz tersden işliyor. Zira 6. parça olan Angels In Vertigo kesik riffleri, Adel’in şahane davul oyunları ve Graves’in yer yer fısıldayarak yer yer üst üste bindirerek yaptığı şahane vokalleri ve tüm bunların muhteşem düzenlemeleri albümdeki açık ara favorim.

Düzenlemeler için de ayrı bir parantez açmak lazım. Gruptaki herkesin müziğe ve kendi ensturmanına hakim olmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Albümde gereksiz tek bir notaya, tek bir vuruşa bile yer bırakılmamış. Buna rağmen dopdolu ve sadece müziği dinlemeye çalıştığınızda yer yer sizi nerdeyse yoracak kadar teknik bir yapı kurmayı başarmışlar. Yumuşak ve yerinde sololar ile gitar severleri de üzmemiş ve dopdolu bir albüm yapmış Deadsoul Tribe. Aferin lan. O dönem için prodüksiyon ve ses teknisyenliği açısından “toy” diyebileceğimiz Devon Graves’in elinden bu derece iyi bir prodüksiyon çıkması da ayrıca hayret verici bir durum. Vay anasını.

Albümün şimdiye kadarki kısmını dinleyip “yahu bu klavyeler bir var gibi, bir yok gibi,” diye şaşırdıktan sonra Regret ile “hah lan burdaymış kerata,” diyoruz. Tüm şarkı klavye üzerine kurulu ve albümün genel yapısından daha farklı bir pozisyonda olan bu parça ile enerjimiz sonlara doğru bir kez daha yükseliyor.

Sonrasında gelen 3 parça da yine oldukça başarılı düzenlemelere ve vokal melodilerine sahip. Fakat şöyle bir durum var. Albüm genelindeki yapı sık örülmüş ve birbirne benzer olduğundan bazen şarkıların hangisinin hangisi olduğunu ayırt edemiyorsunuz. Bu durum da kimileri için albüme ısınmayı zorlaştırıyor. Anında vurucu olmaktan ziyade, dinledikçe insana bir şeyler katan, “Fırsatçı golcü” den ziyade “Gizli forvet” kimliğinde bir albüm A murder of Crows.

Ben grubun bu yapısına bayıldığım benim için bir sorun teşkil etmedi ama “abi işte açıp karışık 4-5 şarkı dinliyorum yetiyor,” diyenleri de gördüm, görmedim değil. Bir de tüm şarkılar agresif bir yapıda olmasına rağmen başta da belirttiğim gibi özellikle vokal genel hüznü korumaya devam ediyor. Ne tam üzülebiliyorsunuz, ne de tam gaza gelebiliyorsunuz, böyle değişik bir albüm A Murder of Crows.

Bonus parça olan Times’ı saymazsak albümün son şarkısı Black Smoke and Mirrors da albümdeki diğer favorilerimden bir tanesi. Akustik yapısıyla öne plan şarkıdaki flüt solosunu özellikle dinlemenizi tavsiye ediyorum. Klavye-flüt ve davul beraber uyumlu çalındığında ortaya çıkabilecek en güzel şeylerden biri bence bu solo. Bu şahane flüt çalma beceresi de yine işi yakında “yok artık sami yen,” noktasında getirmesinden korktuğum Devon Graves’e ait.  Albümün sonuna saklanmamış olsaydı daha iyiydi ama son şarkıda da olsa bu yeteneği görmemiz farklı bir tat katmış albüme.

Bonus olan Times ise daha pop-rock bir şarkı. Nakaratı ve daha basit düzenlemeleri ile ön plana çıkmasına rağmen pek hazetmediğim bir şarkı oldu. Genel agresif yapıdan uzak, radyo şarkısı tadında bir şarkı olmuş.

Genel olarak bakıldığında hem progresif müzik sevenler (20 dakikalık sololarla bezeli “Anne bak bak ne yapıyorum, annee??! Anne, anne bi bak anneeaaa!!?” mantığındaki grup üyelerinden kurulu olmayan progresif müzik gruplarından bahsediyorum tabi) hem yumuşak parçalardan hoşlananlar, hem de hüznü kederi dost bellemiş, dertle tasayla ortak olmuş arkadaşlar için gayet güzel, nurtopu gibi bir albüm A murder of Crows.

Deadsoul Tribe’ın sonrasında çıkan albümleri de genel olarak bu yapıyı korusa da bence bu albüm kadar bütün halinde bir vuruculuğa ve mükemmelliğe ulaşamadı diyor, ilk kritik yazma denemem olan bu yazıyı noktalıyorum. Hepimize geçmiş olsun.

83/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir