The Ocean – Pelagial

THE OCEAN’ın bir müzik kolektifi olmaktan çıkıp sabit bir kadrosu olan tam zamanlı bir grup haline gelmesinin hem iyi, hem de kötü yanlarından bahsedilebilir şüphesiz. THE OCEAN denildiğinde halen ilk akla gelen albüm olan “Precambrian” gibi bir eserin bir kolektif halinde olmadan ortaya çıkıp çıkamayacağı tartışılabilir mesela; zira “Heliocentric“-”Anthropocentric” ikilisi ne kadar iyi olsalar da, kendilerinden önceki albümlerin zenginliğini barındırmadıkları bir gerçek. Öte yandan, grup müziğinin temel taşlarının iyice oturduğunu görmek de hiç zor değil ve bu sayede kendine ait bir kimliğe kavuştuğunu rahatça görebiliyoruz THE OCEAN’ın.

“Pelagial”ın konseptini ve grubun albüm çıkmadan ne kadar iddialı sözler ettiğini görünce, biz okyanus sevenlerin heyecan derecesinin çok arttığı bir gerçek. Düşünsenize, yavaş yavaş okyanusun katmanlarına gömülüşün bir dinletisi; hem de çok yetenekli olduğunu daha önce bariz bir şekilde kanıtlamış elemanların elinden. Şahsen ilk beklentilerim albümün üst katmanlarında, yani ilk şarkılarda, suyun henüz sığ noktalarındayken yaşam ile ölüm arasındaki çırpıntıları yansıtan sert ve hızlı, ilerledikçe ise daha karanlık ve kabulleniş içinde, daha yoğun sludge etkileriyle yavaş bir tempo bulmak idi. Grup ise yolculuğu yalnızca bunlar ile sınırlamakla yetinmemiş, “Heliocentric”in “Peki sizin Tanrınızı kim yarattı?!” tandanslı ergen ateizminden daha derin bir konsept yaratmayı bu defa başarmış.

Sanıyorum ki konseptin bu ilerleyişi, albümdeki şarkılara vokal eklenmesi kararından sonra gerçekleştirilmiştir. Zira albümün en başta tamamen enstrümantal çıkartılması düşünülüyordu, sonradan sözler ve vokal eklendi, ki grubun elinde hem temiz hem de brutal vokallerine ciddi anlamında hayran olduğum Loïc Rossetti gibi hayvanın olması bu karara çok sevindirtiyor insanı. Bir defa vokalli halini dinledikten sonra, albümün enstrümantal versiyonu çok daha sası geliyor dinleyene.

Her neyse. Albüme bakacak olursak, yukarıda değindiğim beklentilerimin çoğunlukla gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Albüm okyanustaki dalga sesleriyle açılıyor ve henüz ilk katmanlardayken yüksek tempolu, bundan önceki iki albüme benzerlik gösteren şarkılarla başlıyor dibe doğru yolculuğumuz. Tüm renkler önce maviye, sonra karanlığa gömülmeye başlıyor, etraf soğuyor, ve kendine alıştırıyor bizi iyice bu çevre. Şarkılar kopmaksızın birinden diğerine akıyor okyanusun kendisi gibi, ve etrafımızda bizi gözleyenleri, yalnız olmadığımızı fark ediyoruz birden bire. Bu gözetlenme hissi ise konseptin derinliklerine çekiyor, insanın kendisiyle ve hayatıyla hesaplaşma süreci başlıyor. Aslında iki katman üzerinden yürüyor her şey; ilk katmanda suyun içinde gittikçe derinlere inen bir insan var, ikinci katmanda ise insanın içinde derinlere inen bu hesaplaşma. Gitar tonları sertleşiyor, müzik ciddi anlamda dinleyicinin üzerinde ağırlık yapmaya başlıyor bu derinlik arttıkça. THE OCEAN gerçek anlamda kendi derinliklerini keşfediyor diyebiliriz galiba; hem okyanus olarak, hem insan olarak.

Şarkıların tamamına birbirine ufak bağlantılarla bağlanıyor ve 53 dakikalık süre boyunca ne müzikten, ne de konseptten kopmak pek mümkün gözükmüyor işin açığı. Bunun yanında şarkılar birbirine bağlı da olsa, her şarkı kendi içinde o kadar güçlü ve her biri ön plana çıkarttığı oldukça farklı elementlere sahip ki, tek bir şarkı gibi akıp giden bir yapıdan söz etmek mümkün değil. Bir akış var, evet; ama bu, denizin üzerine yattığınızda size fark ettirmeden metrelerce öteye taşıyan akış değil; bu, dibe batarkenki aralıksız, ve fakat yoğunluğu anbean değişen bir akış.

Albümün özellikle erken safhalarındaki şarkılarda OPETH ve MESHUGGAH etkileri hissetmek hiç zor değil. Genele yayılmış bir MASTODON tadı da alınabilir; ama aslında bu türün genel özelliklerinden kaynaklanan bir durum gibi düşünüyorum. Bu güzel etkileşimlerin yaylılarla desteklenmesi, ve yaylıların başta pastoral, daha sonralarda ise adeta didaktik kullanımı alınan tadı arttırıyor. Bir kusur bulmakta gerçekten zorlanıyorum “Pelagial” için. Eksi olarak sayabileceğim tek noktalar, aslında hiç de kısa olmayan 53 dakikalık sürenin dinlerken hiç yetmiyor olması, bir de ne kadar güzel olursa olsun, maalesef bir “Precambrian” olmaması.

Kolektiflikten çıktıktan sonraki açık ara en iyi albümü THE OCEAN’ın “Pelagial”, bu yadsınamaz bir gerçek. Daha iyiye gideceklerse gerçekten korkutucu bir hal alacaklar artık. Umarım bu albümden önce vokalist Loïc Rossetti ile yaşanan sorunlar tekrarlanmaz ve bu muazzam adamı kaybetmeden, her albüm biraz daha üzerine koyarak bizi paralamaya devam ederler.

92/100

a1060297402_10

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s