Testament – Para Bellum
Merhaba.
Thrash metalin yaşam destek ünitesine bağlı hallerini görmek gerçekten üzücü. Türün yeni devler üretememesini ve eskilerin de giderek elden ayaktan düşen hallerini kaygıyla izliyorum. Geçmişin o geniz yakan ateşli havasını bir daha kolay kolay soluyamayacağımızı kabul etmemiz lazım tabii. Her ne kadar metal o döneme nazaran çok daha zengin ve doyurucu bir şeye dönüştüyse de bu müziğe thrash ile başlayan herkes gibi, senede elle tutulur anca üç-beş thrash kaydının çıkması insanı üzüyor. Retro gruplar, crossover kafalar, daha zeki tınlayan progresif besteler ve günümüz thrash evreninin diğer unsurlarının hepsi benim canım tabii; fakat tüm bunlar, hastayı biraz daha ayakta tutmak için yapılan, geçici şeyler gibi hissettiriyor iyiden iyiye.
Bu nedenle de aslında dev bir thrash grubu yeni albüm çıkardığında, içten içe aman aman bir heyecan yaşamasam da, ya tutarsa tarzı bir merak hasıl oluyor bünyemde. Dev deyince de e tabii TESTAMENT. Para Bellum‘u sene içerisinde doğru dürüst dinleyememiştim ama yılın son günlerinde, sınav günü sabahlayan öğrenci gibi metale abanırken Testament’i es geçmek olmazdı. Chuck Billy gibi ebedi bir figürün omuzlarında yükselen Kaliforniya çıkışlı efsane, 40 yılı aşan bir kariyer dahilinde thrash için elinden geleni fazlasıyla yaptı, yapmaya da devam ediyor. Bu saatten sonra elbette tekerlek yeniden icat edilmeyecek, üç aşağı beş yukarı Titans of Creation vari şeyler dinleyeceğiz işte; artık bu kafadayım ben açıkçası dedebey gruplara karşı. Pek de neyi yapamadıklarına takılmadan, yapabildiklerini öne çıkarmaya çalışarak biraz kurcalayalım bakalım Para Bellum‘u.

“Si Vis Pacem, Para Bellum”, yani “Barış istiyorsan savaşa hazırlan” sözünden ilhamla 14. albümünü adlandıran Testament, 40 yıllık thrash tecrübesini ekstrem sınırları zorlayan bir yaklaşımla birleştiriyor Para Bellum‘da. Radyo/konser dostu hit parça yazmaya kasmaktansa olabildiğince yardırmalı, biz daha ölmedik mesajı veren bestelerle halihazırda gözden düşmüş MMO oyunu gibi içi boşalmış thrash evrenine bir canlılık, hareket getirmek istemişler gibi anlıyor, dinlediğim şeylerle birlikte büyük oranda bunu başardıklarını düşünüyorum.
Açılış parçası For the Love of Pain, herkesin tespit ettiği üzere Eric Peterson’ın DRAGONLORD‘undan fırlayan riflerle, black metale fazlasıyla yaklaşan bir viteste. Chuck Billy’nin kendine has o kırçıllı, kıtırlı vokali ve gruba taze kan getiren genç davulcu Chris Dovas’ın enerjisiyle beraber, hem iddialı hem de o iddianın altını dolduracak kalibrede bir tahribat gücüne sahip For the Love of Pain. Bir süredir gruptan dinlediğim en dayakşör şarkı muhtemelen. 2:18’de giren rif, bir black metal grubunun ellerinde ne olurdu kim bilir diye de düşünmeden edemiyorum hala dinlerken.
İlk paylaşılan Infanticide A.I. da aslında benzer yapıda, fazlasıyla enerjik ve zaman zaman black metal çizgisinde bir parçaydı ama işin doğrusu, dedebey thrash gruplarının “yavrum telefon ekranına bakmaktan boynun tutuldu, kamburun çıktı annem” tadındaki aşırı boomer teknoloji eleştirisi kafasındaki sözleri yüzünden pek sallamamıştım. Siz bin sene insanın şerrinden, politikacıların ikiyüzlülüğünden dert yanmadınız mı kardeşim, gelsin yapay zeka temelli bir teknokrasi de efendi gibi yaşayalım işte.
Neyse, kısacası Para Bellum‘um olumlu taraftaki en büyük olayı, ekstremlik diyebiliriz. Eric Peterson’ın hem gitar hem vokal tarafında grubu black metale yaklaştırması, Chris Dovas’ın süper hızlı davulları bu kısımlarda ciddi manada öne çıkıyor ve Testament’i sırtlıyor. Alex Skolnick ise daha geleneksel bestelerde sazı eline alıp şovunu yapmış elbette. Öte yandan Meant to Be gibi epik bir ballad, böylesine adrenalinli bir albümde ne arıyor sorusuna da cevabım yok açıkçası.
Para Bellum‘la ilgili sıkıntılar da büyük ölçüde, insanı iki uca götüren bu enteresan bestecilik ve şarkı sıralamaları, albüm kurgusu konularından ibaret. Büyük büyük karakterler, egolar devrede olunca illa ki bir denge siyaseti gerekliliği doğuyordur diye tahmin ediyorum. Belki de içlerinden öyle gelmiştir (ki Skolnick, Peterson ile birlikte bir alışveriş halinde yazdıklarını söylüyor parçayı) ve doğalında böyle bir kurgu çıkmıştır ortaya. Nedeni ne olursa olsun, ilk 15 dakikasında çılgınlar gibi yardıran albüm Meant to Be ile adeta tüm ivmesini kaybediyor. Hayır, sonrasında bu kafada devam etseler belli ki burada bir anlatı var, onu yakalayalım diyeceğim ama hemen peşisıra gelen High Noon da yine Peterson izmalı, klasik Testament fikirlerinin harika ekstrem dokunuşlarla taçlandığı, yine insanın kanını kaynatan bir şarkı. 2-3 defa dinledim, sonrasında hep atladım açıkçası Meant to Be‘yi ve bir daha dinlemezsem hiçbir şey kaybedeceğimi sanmıyorum.
Son bölümdeyse köklere daha yakın, grubun yaşını ve onları on yıllardır takip eden kitlesini gözeten, 80’ler kafasında parçalar çıkıyor karşımıza. Açık bir NWOBHM bestesi gibi tınlayan Havana Syndrome ve klasik heavy metal ilhamlı Nature of the Beast, Testament ritimciliğini metalin klasik fikirleriyle birleştirerek old school Testament havaları estiren Room 117 gibi parçalar, albümün ilk yarısında başka, bu bölümde başka bir grup dinliyormuş hissi uyandırıyor. Parçalar kötü, doldurma değil belki ve başta dediğim gibi hem genç hem de yaşlı kitleyi gözetme işini, dengeli bir şeyler yazma motivasyonunu anlıyorum ama bu tutum toplamda Para Bellum‘u dağınık, düzensiz hissettiriyor.
Öyle bile olsa, eski tahmin edilebilirliğin, gereksizce uzatılan ve tekrarlayıp duran besteciliğin yerine maceracı bir ruhun gelmesi artı yazıyor toplamda. Para Bellum, pek çok memur zihniyetli thrash grubunun ruhsuz albümünden daha heyecanlı, daha enerjik hissettiriyor ve bu kadarı bile benim Testament’ten -ya da herhangi köklü bir thrash grubundan diyelim- beklentilerimi karşılamaya yetiyor. Eh, şöyle 3-4 parçasını da önümüzdeki yıllarda hatırlayacağımı, ara sıra açıp dinleyeceğimi düşünürsek Para Bellum, suyun üzerinde diyebilirim rahatlıkla.
75/100


