Klasik Bir Cumartesi: Black Sabbath – Black Sabbath

Merhaba. Eh, vakti gelmişti artık, değil mi?

Cuma gününe denk gelen bir 13 Şubat günü, aslında birbiriyle pek de alakası olmayan dört genç müzisyenin elinden çıkma bir albüm yayımlandı. Gelişim ve değişim, her zamanki gibi önyargı ile karşılandı ve muhafakar kesim bu albümü topa tuttu. “Radyo varken televizyona ne gerek var ki? Tutmaz bu kardeşim,” diyen sivri zekalılar kadar olmasa da örneğin Rolling Stone‘da yazan Lester Bangs’in “…Uyumsuz notalarla birbirlerinin enstrümanları etrafında vızıldayan doğaçlama bas-gitar partisyonlarıyla dolu. Doğru düzgün, senkronize bir şey üretemiyorlar. Cream gibiler; yalnızca onlardan çok daha kötüler!” diyerek eleştirdiği bu gençler, Bangs 1982’de doz aşımından hayatını kaybedene kadar çoktan müzik dünyasının en büyük kaymalarından birinin bir numaralı aktörü olarak tarihe geçmişlerdi bildiğiniz üzere.

Daha sonra çıkardıkları Paranoid, Master of Reality, Sabotage, Heaven and Hell ve diğer albümlerinin etkisi çok daha yüksek tabii ama grubun kendi adını taşıyan o ilk albümün yine aynı isme sahip o ilk şarkısı o kadar güçlü bir ilk ki, diğer her şeyi arka plana atıp 1970 çıkışlı bu şarkı üzerinden albümü ve grubu konuşarak konuya girmek, söz konusu isim bu olduğunda en doğru başlangıç noktası gibi hissetiriyor. Kolay değil; 13 Şubat 1970 Cuma’sında BLACK SABBATH‘ın Black Sabbath‘ının Black Sabbath‘ı ile, yani heavy metalin ta kendisi ile tanıştı dünya.

Her şeyden önce hemen arkasından (hemenden kastım aynı yıl kadar hemen, aşırı hemen) gelen Paranoid ve sonraki klasikler gibi daha düşük tonlarda değil, bildiğimiz standart E-G dünyasında daha Tony Iommi. Yani aslında blues çalıyor hala. Genç yaşlarında yaşadığı talihsiz bir kazada parmak uçlarını kaybetmesinin ardından kullanmaya başladığı ikonik parmak aparatı ve henüz kimse onun için ince tel takımı üretmediği için kendi bulduğu bir çözümle gitarına banjo gibi ince telli enstrümanlardan teller takarak geliştirdiği gitar tekniği, solak olması dolayısıyla sağ gitarı ters çevirip çalmasıyla da kendine haslık noktasında tavana çıkıyor ve Black Sabbath’ın ruhunu daha ilk albümden oturtmayı başarıyor Tony “Riff Lord” Iommi. CANDLEMASS‘ten MY DYING BRIDE‘a kadar bütün doom metal külliyatının temellerini attığı, power chord ve hammer on gibi gitar 101 hareketlerinden oluşan tritone için bile, kaç grubun kaç şarkısına ilham verdiğini tespit etmekle geçen sayfalar dolusu yazılar yazılabilir herhalde. Yani Black Sabbath, aynı zamanda da dünyanın ilk doom metal albümü…

Aslında buralarda bir yerde, belki stoner rock türüne de nasıl ilham verdiğiyle ilgili bir cümle kurup bitirmeli bu yazıyı, çünkü bundan sonra söyleyeceğim birçok şey Klasik Bir Cumartesi ruhuna aykırı olacak muhtemelen ve kimi Black Sabbath bekçilerinin duymak isteyeceği türden şeyler olacağından da şüpheliyim. Ne olduğunu, neyi temsil ettiğini ve nasıl bir fenomene dönüştüğünü herkesin çok iyi bildiği İngiliz heavy metal efsanesi Black Sabbath, ilk albümünde o kadar da efsane statüsünde değil aslında çünkü. Tabii bu durumun Black Sabbath‘ın, yani dünyanın ilk heavy metal albümünün klasik mertebesindeki yerini sarsması imkansız. Eğer bir klasik metal albümünden bahsedeceksek, gerçekten de bahsetmemiz gereken tek albüm bu belki de.

Bill Ward’un sen bizle dalga mı geçiyorsun arkadaş seviyesindeki tom davulları ilk dinlemede korkunç ve hemen hemen her şarkının ölçü sonu ataklarında müziğin akışını bozuyor; nasıl ki Ozzy’den bahsederken yeteneğinin yanında şansından da söz ediyoruz sık sık, bunu da konuşalım artık. Bill Ward o dönem Black Sabbath’ının en zayıf halkası ve kendi ağzıyla söylediği gibi ne metronoma uyabiliyor ne de aynı şeyi belirli bir süre devam ettirebiliyor. Bill Ward da kabul ediyor yani kendi zayıflığını. Bununla birlikte Wicked World‘de olduğu gibi caz swing ritimleri kullanmayı akıl etttiği ve özellikle de nakarattaki trampet kalabalığıyla bugün dinlediğimiz o deli deli metal davullarının en ilkel örneklerinden birine imza attığı için hakkını teslim etmeden geçmek olmaz. Tony Iommi’nin gitarını taklit etmeye çalışan beceriksiz ataklarla albüme jam session havası vermesi ise bence istemeden de olsa Black Sabbath‘ın umursamaz tavrını besleyen bir hareket. 1970’de bile eleştirilmişken bugün bakınca albümün özellikle B yüzündeki dağınıklığı fark etmemek zor zaten.

16 Ekim 1969’da, bir günde, hatta 12-13 saatte kaydedilen Black Sabbath‘ın sonraki 50 seneye (ve muhtemelen bundan sonraki 50 seneye de) damga vurmasının temel sebebi Black Sabbath şarkısı olsa da aslında blues-rock ve psikodeli kültürünün farklı bir şeye evrileceğinin sinyallerini veren detaylarla da dolu. B yüzü gerçekten de Cream grubunun öğretileriyle dolu bir doğaçlama sekansı şeklinde ilerlese de A yüzünde Black Sabbath, bugün bu müziğin temel prensibi olarak kabul ettiğimiz birçok unsuru ilk kez bir arada kullanıp yeni bir şey yaratıyor resmen. Grubun veda konserindeki şarkıların sonunda “Tanrı hepinizi kutsasın!” diye haykırsa da Ozzy Ozbourne’un okült, pagan ve şeytani sözlere hayat veren vokali, biraz da yanlışlıkla böyle sert tınlayan albümü daha da karanlık kılıyor. Aleister Crowley gibi, Dennis Wheatley gibi bu kültürün yakından tanıdığı yazarların eserleri ve sert bir Katolik inancıyla yetiştirilen Butler’ın isyanı şeklinde de özetlenebilecek sözler, bugün metalin sıkça kullandığı temaları ve yazarları da tanıştırıyor bu müziğe: N.I.B ile Şeytan ile ölümlü bir kadın arasındaki aşk anlatılırken The Wizard‘da düpedüz Gandalf işleniyor mesela. Behind the Wall of Sleep ise kozmik korkunun büyük ustası ve haliyle ekstrem metalin en sevdiği yazarlardan H.P. Lovecraft‘ın bir hikayesinden esinleniyor. 50 sene önceden, bir gün söz yazımında ilhama ihtiyaç duyarsanız kimlere başvurmamız gerektiğini gösteriyor Black Sabbath, sağ olsun. “Karşıkültürün en rezalet örneği”, “deli saçması nekromansi çabaları!” gibi ifadelerle yerilen bir albüm için hiç de fena sayılmaz.

Yanlışlıkla böyle sert tınlayan ifadesini laf olsun diye söylemedim demin. Iommi’nin deterjan kapağından yaptığı parmak aparatı, bu aparatın tellere sürttüğünde çıkan ekstra cızırtı, kayıt sırasında bozulan Fender Strat’ının yerine bir Gibson SG’yi ters çevirip çalması derken şeytani bir gitar tonu çıkıyor ortaya. Roger Bain ise bu tonu öne taşıyarak o güne kadar yapılmamış bir işe imza atıyor. İtici gücün davuldan geldiği düşüncesi ve bu nedenle mikste davulu öne çıkarma eğilimi de Bain’in bu tercihiyle birlikte yerini gitarın dominant olduğu kayıtlara bırakıyor. Iommi’nin eşsiz gitarının tek başına yettiğini düşünen Bain, üst üste kayıtlar alıp hacim kazandırmaya çalışmaktansa Geezer Butler’ın bas gitarını kökleyip atmosferi iyice karanlık, yoğun bir hale getiriyor. Katmanlı gitarlar nadiren olsa da devreye girdiğinde (N.I.B.‘de olduğu gibi), çok daha etkili tınlıyor bu sayede de.

By Warner Bros. Records – Billboard, page 7, 18 July 1970, Public Domain

Bu dört adam olmasaydı şu an burada olmazdım gibi bir şey demeyeceğim; sonsuz olasılıklar evreninde bir gün elbet birisi çıkıp bu heavy metal denen illeti keşfedecekti ama benim yaşadığım zamana denk gelecek miydi, orası bilinmez tabii. Yaşadığımız bu gerçeklik sürümünde aşık olduğum, benliğimin büyük bir bölümünü oluşturan bu müziğin var olma sebebi Black Sabbath ve müzik ne kadar değişirse değişsin, ekstrem türler kendi içinde kaç farklı dala daha ayrılırsa ayrılsın, kökün uzandığı yerde her zaman Black Sabbath duracak. Bu temelin üzerine koydukları çok daha görkemli olduğundan puan biraz düşük, hatta Klasik Bir Cumartesi’nin en düşük puanı ama çok da takılmamak lazım. Böyle bir grup, böyle önemli albümler hakkında konuşmak kolay değil ve iyisiyle kötüsüyle nihayet Metalperver’de bir Black Sabbath yazısı olabildiği için mutluyum. Bir gün, Paranoid yazısında yeniden görüşmek üzere.

88/100


Patreon’da hedef: 27/40
Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp bir göz atabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

5 thoughts on “Klasik Bir Cumartesi: Black Sabbath – Black Sabbath

  • 19 Nisan 2021 tarihinde, saat 10:00
    Permalink

    Çok güzel yazı. Ama ben bu albümdeki davullara bayılıyorum. Hatta ilk dinlediğimde davulların ne kadar yaratıcı olduğunu, metal davulculuğunun ilerleyeceğine gerilediğini düşünmüştüm. Vinny Appice’nin mesela DÜMMMDÜZ davullarını düşününce ayrı bir kıymete biniyor. Keşke The Devil You Know’da da Bill Ward çalsaymış.

    Yanıtla
    • 19 Nisan 2021 tarihinde, saat 11:29
      Permalink

      Yılmaz dissonant savunucusu abuk Bill Ward davullarını sevdiğini açıkladı. How very interesting hshahaha.

      Yanıtla
      • 19 Nisan 2021 tarihinde, saat 14:14
        Permalink

        Hahaha ilk cümle clickbait gibi 2.si haberin içeriği.

        Yanıtla
  • 19 Nisan 2021 tarihinde, saat 12:04
    Permalink

    “…Uyumsuz notalarla birbirlerinin enstrümanları etrafında vızıldayan doğaçlama bas-gitar partisyonlarıyla dolu.”
    Bu nasıl kötü yorum ya bana bunu deseler NEREDE LÜTFEN SÖYLEYİN derdim hsahsh
    Ayrıca ben de Bill Ward davullarını seviyorum yazıda gömülünce garipsedim biraz.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.