The Crown – Royal Destroyer

Merhaba.

İsim itibariyle Oprah Winfrey’e açıklamalar yaparak Kraliyet Ailesi’ni ırkçılıkla suçlayacakmış gibi görünen İsveçli The Crown ve yeni albümleri Royal Destroyer ile birlikteyiz bugün. Fark etmiş olabileceğiniz üzere yazıya nasıl gireceğimi bilemedim pek bugün, hayırlısı olsun.

Kimi gruplar için müzik bir yarışma değil.The Crown için de bunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Belki yola çıktıklarında durum farklıydı ama 90’ların sonunda kurulan grup, geçtiğimiz haftalarda 11. stüdyo albümünü yayımladı ve böyle görkemli bir geçmişe sahip olmasına rağmen ortamlarda adı çok geçmeyen, ismi bilinmesine karşın o kadar da ilgilenilmeyen bir topluluk olarak metal piyasasında kendilerine enteresan bir yer edindi. Düşmez, kalkmaz gibi gören de var, İsveç melodik death metal sahnesinin büyük yıldızlarının gölgesinde kaldığını, onların yarattığı heyecanın ekmeğini yediğini düşünen de, aslında onlardan daha kaliteli olduğunu savunanlar da… Yine de The Crown, rezonansı düşük bir grup olarak kaldı her zaman. Öyle ki Deathrace King gibi neredeyse Slaughter of the Soul kadar görkemli bir albüm yapmış olmalarına rağmen, Göteborglu meslektaşlarının geri dönüşünün (AT THE GATES) çeyreği kadar ilgi görmedi onların geri dönüşü. Gördüğüm kadarıyla Royal Destroyer‘ın çıkışı da aman aman heyecanlandırmadı kimseyi.

Ben buna biraz üzülüyorum. Underrated, yani hak ettiği değeri görmeyen etiketini sonuna kadar hak ediyor The Crown ve her ne kadar hatları belirgin, sınırları kalın çizgilerle çekilmiş bir müzik yapsa da bunu çok iyi yapıyor. Bu tip bir müzikte çeşitlilik ve tempo kontrolü çok önemli. The Crown ise bu iki alanda o kadar zahmetsizce hakimiyet kuruyor ki herhangi bir parçasını dinleyince “Bunlar İsveçli herhalde,” dememek imkansız. Yalnızca İsveçlinin yapacağı türden bir İsveç metali bu ve türü seviyorsanız The Crown sevmemeniz çok, çok zor.

Bununla birlikte grubun beş senelik arası, geri dönüşündeki bir-iki albümde eskinin havasının yakalanamaması derken ilk yıllarındaki gaz söndü ve aslına bakarsanız 2015’teki Cobra Speed Venom (bu ne kadar kötü bir albüm ismi değil mi ya haha) olmasaydı, The Crown hayli karanlık bir tünele girmiş gibiydi. Neyse ki yeniden agresif, thrash soslu bir melodik death metal ile köklere dönüp toparladılar ve Royal Destroyer ile de bu ivmeyi sürdürmek istiyorlar. Ne var ki Royal Destroyer, pek çok açıdan eskiyi aratır nitelikte.

Biraz önce söylediğim düşmez, kalkmaz ifadesi cuk oturuyor bu albüme. Grubun çeyrek asıra yakın tecrübesi, türe hakimiyeti derken zaten birçok unsur yerli yerinde. Ayrıca İsveç melodik death metal sesini oturtan adam Fredrik Nordström’ün prodüksiyonu ve Marko Tervonen’in thrash soslu rif saldırısıyla ısınması, içine girmesi inanılmaz kolay bir albüm. Baptized in Violence ile tarama şov başlıyor; sonrasındaki 30-35 dakika boyunca da harika bir tempo kontrolüyle dinleyiciyi hem yormayan hem de sıkmayan bir düzeyde, tatlı tatlı yardırıyor The Crown. Peki ekstra ne var sorusunu sorunca ne oluyor? Açıkçası buna bir cevap bulmakta güçlük çekiyorum ben.

bu ne ya peki hshaha

Cobra Speed Venom da bu konuda zirveleri değildi belki ama o albümdeki agresifliği, kontrolsüzlüğü dahi aradım açıkçası Royal Destroyer‘da. Türün diğer temsilcilerinin çoğu çoktan başka başka sulara yelken açıp bu müzikten koptular ve The Crown’u istikrar gibi bir noktadan yola çıkıp övmeye devam edebilirim ama artık elemanlardaki yorgunluk mudur, bıkkınlık mıdır yoksa bu kulakların bu halta fazlasıyla alışkın olmasından mıdır bilemiyorum, bir türlü aşındıramadı, yıpratamadı Royal Destroyer. Melodik death metalin daha agresif, daha heavy tarafındaki bir grup için herhalde yapılabilecek en büyük eleştiri olarak bir süre sonra hızlı parçalardan umudu kesip orta tempoda seyreden Glorious Hades gibi şarkıların ritim yapılarında teselli aramaya başladım. Gerçi onda da atanamamış AMON AMARTH‘a bağladı bir ara (We Drift On‘u Amon Amarth kulağıyla dinlesenize bir) ve yine meh dedirtti. Hızlı parçalarda ise her şey çok doğru fakat hiçbirinde İsveç’e özel o suratta patlayan enerjiyi hissedemedim. Benzer şekilde grubun daha önce defalarca başarıyla gerçekleştirdiği, o coşkulu, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi bölümlerin arasına yavaş, ağır dur-kalk bölümler yedirme işi veya ritim odaklı kısımlarla coşma olayı da çuvallıyor burada. Bir tek Ultra Faust‘u ayrı tutacağım galiba; şarkının ortasındaki brutal kısım gerçekten grubun eski günlerinden fırlamış gibi tınlıyor.

Uzatmayayım, Royal Destroyer çalışmadı bence. Dış basında yorumların ağız birliği etmiş gibi aşırı pozitif (9/10’lar, 10/10’lar havada uçuşuyor) olması da kıllandırmıştı zaten, belli ki Metal Blade ve Nuclear Blast biraz ittirmek istiyor elemanları ama ben her ne kadar The Crown’un hakkının yendiğini düşünsem de grubu Metalperver okuyucusuna önereceğim albüm bu olmayacak sanırım. En görkemli anlarına tanık olmak için Deathrace King‘i, 2. baharının en taze meyvesi için de Cobra Speed Venom‘u tavsiye ederim. Grubun büyük hayranı değilseniz, sadece bu tür müziği dinleyen bir metalci değilseniz ve ne dinleyeceğinizi bilemez bir halde değilseniz (ki yani her gün boşa mı yazıyoruz haha) Royal Destroyer‘a çok da gerek yok bence.

70/100


Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

3 thoughts on “The Crown – Royal Destroyer

  • 22 Mart 2021 tarihinde, saat 13:32
    Permalink

    bence de iyi bir albüm ama, bende ekstra ne var sorusuna cevap bulamadım. tam puanının karşılığı bir albüm.
    bu da metalperver’deki ilk yorumum olmuş olsun 🙂

    Yanıtla
  • 22 Mart 2021 tarihinde, saat 23:05
    Permalink

    Lisede öğretmenler odasında fularla oturan bir edebiyat öğretmenimiz vardı. Derslerde mükemmel bir İstanbul Türkçesiyle ezberden divan şiirleri, yerli yabancı modern şiirler okurdu. Hatırlarsınız o zamanlar münazara yarışmaları olur. Dünyanın en boş iki konusunu iki grup ne kadar iyi savunabiliyor test edilir. Bir gün okulun münazara ekibi öğretmenler odasına girer fularlı hocadan tavsiye almak için. O sırada masada, işte, fındık, kuru üzüm, badem gibi çeşitli kuruyemişler bulunmaktadır. Çocuklar hocaya meramlarını anlatırken hoca da ağır ses tonuyla masadaki kuruyemiş tabağını işaret eder ve yukarıda grup fotoğrafındaki kol hareketini yaparak “Gençler buyurun, KALDIRAÇ BU KALDIRAÇ, genç adamsınız lazım olur…” der imalı imalı. Albüm hakkında bundan başka bir düşüncem yok.

    Yanıtla
    • 23 Mart 2021 tarihinde, saat 12:03
      Permalink

      Harika bi yorum. Kuruyemişin bulunduğu ilk ortamda kullanıcam bunu 😀

      Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.