Klasik Bir Cumartesi: At the Gates – Slaughter of the Soul

Antik klasik metinlerin yeniden keşfedilmesi, öğrenilmesi, sanat ve bilimdeki farklı uygulamaların tespiti olarak özetlenebilecek çeşitli entelektüel aktivitelerin sonucunda Avrupalılık kültürünün genel hatları itibariyle güçlendirilmesini, hali hazırdaki kültürel köklerin daha da derinlere uzanabilmesini sağlayan süreç olarak özetleyebileceğimiz Rönesans, 15. ve 16. yüzyıllar arasında, Orta Çağ karanlığından ve Roma Katolik Kilise’sinin siyasetin, gündelik yaşamın içindeliğinin sona erdirilmesiyle nihayete kavuşan uzunca bir sürecin sonuna kadar devam eden, insanlık tarihinin en önemli dönemeçlerinden biridir. Tabii bir de İsveçli At the Gates’in Avrupa metalinin yeniden şekillenmesini sağlayan, klasik anlayışların ve pratiklerin yeniden keşfedilerek bu karanlık sanattaki farklı uygulamaların tespitinin yapılmasına ön ayak olan, Avrupa metal kültürünün köklerini güçlendirdiği, Slaughter of the Soul olarak da bilinen bir Rönesans var.

Slaughter of the Soul’un gelmiş geçmiş en yaratıcı, en güçlü, en iyi albüm olduğunu iddia etmeyeceğim elbette. Çünkü böyle iddialı enlerin hiçbiri değil bu albüm. Ancak Slayer‘ın şekillendirdiği thrash tabanını benimseyen, Entombed‘un death metalin içine yedirdiği rock&roll hissini, In Flames‘in çift gitar uyumunu, Dark Tranquillity‘nin karmaşık ve karanlık yapısını barındıran, milyonlarca metal müzik dinleyicisinin çok sevdiği, kendi müzikal kimliğini şekillendirmede kullandığı kimi temel ögelerin çoğunu kendinde toplayıp tüm bunları kusursuz bir sanatsal ahenk içerisinde yeni bir şeye dönüştürmeyi başaran bir albüm Slaughter of the Soul.

İlk albümünü 1992’de yayınlayan At the Gates’in sonraki üç yıl boyunca her sene yeni bir albüm yazmasını da yine bu aydınlanma süreciyle ilişkilendirmeyi çok seviyorum. Grubun ve ana besteci olmasından ötürü özellikle Anders’in zihninde, kendisinin de ne olduğunu tam olarak bilemediği bir fikrin, bir filizin tohumları atılınca Anders ve At the Gates bunun üzerine giderek isimlendiremediği, maddeleştiremediği bu parıltı bir şekilde vücut bulana kadar sürekli denemiş durmuş gibi geliyor bana. En son 1994 yılında Terminal Spirit Disease ile Slaughter of the Soul’a en yakın albümü yaptıktan sonra grup nihayet Opus Magnus için gerekli altyapıya ulaşmış ve bu kusursuz eseri yarattıktan sonra dünya çapında bir başarı elde edilmesine, grubun daha önce hiç olmadığı ve belki de hayal bile edemediği bir noktaya gelinmesine rağmen Anders “Ben bu albümden daha iyisini yazamam, denedim ve olmuyor,” diyerek grubun dağılmasına neden olacak süreci başlatmış. Bak hala tüylerim diken diken oluyor ya.

Çoğu albüm incelemesinde söz konusu albüm ve grupla uzun yıllara dayanan bir bağım olsa da en azından bir noktada dışarıdan bakmaya çalışıp kendi açımdan olmasa dahi albümün belli bir kitle nezdinde olumsuz karşılanabilecek kimi özelliklerini seçer ve bunları dile getirerek lafı ben sevdim ama eğer ille de bu albüme laf edilecekse işte bu noktalardan edilebilir, gibi bir şeylere getiririm. Fakat Slaughter of the Soul için gerçekten bunu yapamıyorum. Bu müziği çok uzun yıllardır dinleyen, yüzlerce ve belki binlerce grup tüketmiş, tür ayrımı konusunda -abartmak veya kendimi yüceltmek gibi bir niyetim olmadığı konusunda okuyuca güvenerek- gerçekten çok açık fikirli olduğunu düşünen bir metal müzik dinleyicisi olarak death metal seven herhangi bir dinleyicinin Slaughter of the Soul’u sevmemesi ihtimalini mantıksız, tabiata aykırı ve imkansız buluyorum.

Belki o dönem için bu isimlerden bazıları metal dünyasınde önemli yer teşkil etmiyordu ama günümüzdeki pozisyonlarını göz önüne aldığımızda At the Gates’den ve içerdiği her şeyden bağımsız halde gelmiş geçmiş en iyi birkaç death metal vokalisten biri sayılan Tomas Lindberg’li, prodüksiyon koltuğunda oturan metal tanrısı Fredrik Nordström’lü, Cold‘daki muazzam solosuyla King Diamond‘ın efsane gitaristli Andy LaRocque’lu, efsane ikizler Björler’li ve bildiğiniz pek çok Avrupalı grupta baget sallamış Erlandsson kardeşlerden Adrian’lı kadrosu bile Slaughter of the Soul’un nasıl bir şeyler barındırdığına dair sağlam bir ipucu veriyor. Agresyon ile duygunun mükemmel armonisi, sayısız grubun var olma sebebi, Yggdrasil’in metal müzik için olan versiyonunda ana arterlerden bir tanesi, The Number of the Beast, Master of PuppetsReign in Blood veya Paranoid gibi mihenk taşlarının hemen arkasında, tıpkı bu saydıklarım gibi tartışmaya kapalı bir albümden bahsediyoruz.

İnsanlık tarihi boyunca yaşanan, insanlığın gittiği yönü etkileyen pek çok önemli olaydan bir tanesi gözüyle bakıyorum ben At the Gates’in Slaughter of the Soul’u çıkarmasına. Melodi, teknik, öfke ve yaratıcılık kusursuz bir şekilde vücut buluyor bu albümde ve ufacık bir kusur bile göremiyorum. Henüz şarkılardan bahsetmeye başlamamış olmama rağmen yazı sonsuza uzanmayı başaracak gibi ve daha uzun uzadıya henüz bu şaheserle tanışmamış okuyucuları ikna etmek üzere dil dökebilirim ama sanırım iticilik sınırına yaklaşıldı artık. O nedenle aradan geçen yirmi iki yıla rağmen kimse daha iyisini yapamadı ve bundan sonra da Slaughter of the Soul’a yaklaşabilen bir eser çıkacağını zannetmiyorum, diyerek bitiriyor ve Suicide Nation ile kaldığım yerden tepinmeye devam etmek üzere huzurlarınızdan ayrılıyorum.

AT THE GATES birdir, diğerleri onun kulu ve elçisidir.™ Hehe.

100/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir