Kataklysm – Meditations

Merhaba.

Sürekli adını duyup, yıllar boyunca sağda solda defalarca karşınıza çıkmasına, çevrenizden birilerinin sürekli övmesine ya da Metalperver gibi yerlerde birçok yazısı çıkmasına rağmen dinlemediğiniz, vakit ayırmaya üşendiğiniz ve bu nedenle içten içe de kendinizi cahil hissettiğiniz, sağda solda lafı açıldığında ortamdaki atmosfere göre hakkında yüzeysel yüzeysel yorumlar yapıp geçiştirmeye çalıştığınız gruplar var mı? Eminim vardır. Hadi hadi, biz bizeyiz şurada. Kulağıma söyleyin, tamam.

Kanadalı Kataklysm’i ilk olarak 2002’de, Shadows&Dust çıktığında duymuştum. Bir arkadaşım işportadan poşet içinde çekme CD satın almış, öve öve bitiremiyordu. O dönem elimdeki albümlerden en az dinlediğim bir tanesiyle kısa bir süreliğine takas ettiğimiz ve birkaç şarkıyı çok sevdiğimi hatırlıyorum. Sonra yine dönem dönem hayatıma girdi Kataklysm elbette ve pek çok albümlerini, pek çok şarkılarını dinledim ama herhalde son on sene içerisinde hiçbir Kataklysm albümünü baştan sona dinlemedim; yazının bundan sonrasını ne kadar ciddiye alırsınız bilemeyeceğim.

Grubu sevmiyor muyum? Hayır. Türü mü beğenmiyorum? Yok canım, ne alakası var. Kanada’ya mı uyuzum? Tövbe, death metal kalelerinden biridir Kanada. E grup elemanlarıyla aramda bir husumet mi yaşandı geçmişte? Adamları yolda görsem tanımam. Peki neden ben Kataklysm dinlemiyorum arkadaş!? Resmen sinirlendim kendime. Bakalım bu sorunun cevabını grubun 13. stüdyo albümü olan Meditations’da bulabilecek miyiz, bunu hep birlikte göreceğiz.

Tıkır tıkır işleyen bir makine gibi aslında Kataklysm; 1991 yılında kurulan ve kulağıma çalınan hiçbir skandalı/krizi bulunmayan (grubun müziğinin iki ayrı döneme ayrılmasına neden olan vokalist ayrılığı dışında), yıllardır belli bir çizgide varlığını sürdüren bir melodik death metal üretim tesisi. Hani şu ne uzar, ne kısalır, dediklerimizden. Akılda kalıcılık konusunda bazı sıkıntılar yaşamasına rağmen en azından üretkenlik açısından dil ısırtan bir performansları var gerçekten. İlk yıllarında daha direkt, daha gaddar ve saldırgan bir tarzı benimsemelerine karşın son yıllarda groove melodinin ön plana çıktığı da bir gerçek. O kadar cahil değiliz kardeşim.

Son dönem albümlerine hakim olmasam da Meditations özelinde sorunun tam da burada olduğunu söyleyebilirim. Groove burada, evet. Melodi de herhangi bir İsveçli melodik death metal grubu kadar olmasa da Atlantik’in karşı kıyısında bu iş ne kadar olabilecekse o seviyede; bu da tamam. Fakat death metal? O derinlerden gelen vahşi, heyecanlı, insanın kanını kaynatan atmosfer? Samimiyet? Ruh? Albümün karakteri? Buralarda patır patır patlıyor Meditations benim için.

Grubun FEAR FACTORY ile fazla haşır neşir olduğu da bilinen bir gerçek (öyle ki FF için kullanılan hyperblast tanımını kendilerine alıp biz de Northern Hyperblast yapıyoruz, diyecek kadar) ve müzikte de bunu görmek mümkün. Sizi bilmem ama ben FF karşısında da bazı spesifik albümler dışında biraz mesafeli durmayı tercih edenlerdenim, o nedenle bu etkileşimin yansımaları bende olumlu bir etki yaratmıyor. Death metal ile tamamen groove ve melodiye dayalı agresif müzik arasında, melez bir müzik icra ediyor iki grup da ve bu biraz ondan, biraz ondan hali bana pek cazip gelmiyor.

İlk beş parça neredeyse aynı formülü kullanıyor ve bunu buraya uzun uzun yazmama gerek olduğunu hiç sanmıyorum. Kalitesiz, sıkıcı veya bayağı değil ama hakikaten özelliksiz oğlu özelliksiz beş parça ile açılıyor Meditations. Sonra beklenmedik bir şekilde In Limbic Resonance giriyor ve Kataklysm 1991’den beri var olan, on üç albüm yayınlamış ve death metal piyasasında sağlam bir yer sahibi olan bir grupmuş gibi davranıyor gerçekten ilk defa. Öyle dillere pelesenk olacak, hit olacak türden bir şey değil tabii fakat taş gibi bir death metal bestesi gerçekten de. Ancak sonra yine Kataklysm başa sarıyor ve birbirinden özelliksiz rifler, hakikaten çok kötü sözler ve çok alışageldik köprülerle orta direk melodik death metalin kalesi konumuna geri dönüyor.

Tek tek şarkılardan bahsetmeyeceğim ama Bend the Arc, Cut the Cord nedir öyle; elli saniye boyunca aşırı mıymıy bir melodi -güya- yavaş yavaş yükseliyor ve dinleyiciyi patlamaya hazırlıyor. Sonra benim geçen arkadaşların nişanında patlatmaya çalıştığım ama fıtı edip patlamadan açılan dandik şampanya gibi (ühü), can çekişir bir halde devam ediyor. Groove desen eline gitar almadan, sadece duvara yaslanmış bir gitara bakarak bile aklına gelebilecek türden gerçekten, 2:25 ve sonrası ise artık iyice Afgan pazarı gibi bir hal alıyor; kim ne bok yiyor belli değil. Sövdükçe sövesim geliyor ama hakikaten korkunç bir beste ya. Gerçi diğerlerini de parçalasam aynı bokun laciverti çıkar…Sözler desen ayrı fecaat, o yüzden o konuya hiç girmiyorum.

Hani bazen yolda bir dükkan görürsünüz, atıyorum bir dönerci mesela. Tabelasında 1987’den beri yazar mesela; o kadar duymamışsınızdır, o kadar yalan gelir ki gözünüze, bir şekilde bilirsiniz bunu da içten içe. Sonra da içinizden hastir lan diyerek uzaklaşırsınız ya, işte öyle bir hissi var Meditations‘ın, ahah. Tamam tamam, biraz abarttım ama kusura bakmayın, zira açıp Meditations gibi özelliksiz bir albüme zaman ayıramayacak kadar çok sayıda iyi albüm biliyorum ne yazık ki.

62/100

 

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.