Amorphis – Halo

Merhaba.

1992’de The Karelian Isthmus‘u yayımladığında herhalde kimse Amorphis’in bu kadar farklı ve değişken bir gruba dönüşeceğini tahmin etmiyordu ama Fin topluluk yıllar içerisinde müziğine farklı unsurlar katmaktan hiç çekinmediği için alışageldik bir 90’lar death/doom metal grubundan çok daha fazlası olmayı başardı. Bugün Amorphis, 90’lardan beri çalmaya devam eden Avrupalı gruplar arasında en büyük isimlerden biri ve geçtiğimiz günlerde kariyerindeki 14. albümünü yayımlamış gerçek bir metal devi. 90’larda Tales from the Thousand Lakes, 2000’lerde Eclipse, 2010’larda Under the Red Cloud veya Queen of Time gibi albümlerle, üç ayrı on yılda da geçerliliğini korumayı, hatta korumayı boşverin, alanını genişletmeyi becerdi Amorphis.

Tüm bunları görüp kabul etmekle birlikte, ben bu Amorphis’te bunca insanın ne bulduğunu anlayamıyorum bir süredir.

Eclipse‘ten beri neredeyse formülü değişmeyen bir beste anlayışıyla basmakalıp fikirleri esas vitamini burada arslanım diye kakalayıp duruyor Amorphis. Ha, bunda bir günah yok ve tüm koşullar uygun olduğunda o formül enfes çalışıp beğeni toplayan albümlere dönüşüyor dönüşmesine ama Fin grubun gazının kaçtığını, heyecanının kalmadığını düşünenlerin sayısı da giderek artıyor ve açık söylemek gerekirse bu şekilde düşünenlerden biri de benim.

Queen of Time‘ın dengeli, akıcı iskeletini aynen alıp tutan on biri sahaya sürüyor tekrar Amorphis. Tomi Joutsen geldiğinden beri (Eclipse) üç aşağı beş yukarı aynı şeyi yapıyorlar zaten ve arada hit parçalar çıkarsa da albümler genelde birbirinden güç alan dengeli şarkılardan oluşuyor. Ritim tarafında davul-bas ve ritim gitar bildiğimiz melodik sularda sakin sakin takılırken bestelerin başı sonu birbirine karışabiliyor. Zaten Halo kesinlikle sert bir albüm değil ve haliyle ritme odaklanmak, metalin o sertçe ayağını yere vuran gücünü hissetmek zor biraz. Üstelik yarı-brutal sayılabilecek vokaller, Queen of Time‘a göre artmış durumda ama albümün herhangi bir anında METAL BEE! gazına gelmek mümkün değil. Geriye Tomi’nin berrak, melodik vokalleri ve sololar kalıyor.

Halo‘yu normalde yapacağımdan daha uzun süre dinlememi sağlayan tek şey sanırım solo işçiliği oldu. Hem gitar hem de klavye tarafında birbirinden tatlı (hakikaten şeker gibiler) sololarla bezeli Halo ve ritim tarafında zayıf kalan albümü yukarı taşıyorlar. Özellikle On The Dark Waters (enfes köprü) ve Windmane gibi dörtlük-nakarat düzenini zorlayan, alanı geniş şarkılardaki sololar nefis. Bu iki parçada bir-iki ritim oyunu da var bu arada. Keşke albümün devamında da minik progresifçilikler oynansaymış. Ayrıca The Moon‘da da Esa Holopainen ve Tomi Koivusaari ikilisinin kontrpuan gitarcılıkları, Santeri Kallio’nun klavyesiyle o kadar uyumlu ki yıllar tecrübesi bu koçumm, diye bağırıyor şarkı adeta. Yine de giderek zayıflayan ve tekrara düşen albümü sololar da ayakta tutamıyor.

Kalevala ve Kanteletar ile ne kadar ilgili olduğunuza, grubun 2015’te Under the Red Cloud ile başlattığı üçlemeyi ne kadar umursadığınızla ilgili olarak sözlere vereceğiniz değer değişebilir ve belki hikayesine vurulmuş olabilirsiniz ama ben müzik tarafından bakınca hızlı(msı) dörtlükler, yavaş ve melodik nakaratlar üzerine kurulan sistemden hızlıca sıkıldım. A New Land ile başlayan kan kaybı, ikinci yarıya kan pompalaması hedeflenen War‘un PENTAGRAM halleri yüzünden önlenemez şekilde artıyor. Jens Bogren’in pırıl pırıl prodüksiyonu ve grubun 30 yıllık melekelerinin yarattığı konfor alanındaki melodik huzur sayesinde bir şekilde akıyor belki parçalar ama geride de hiçbir şey bırakmıyorlar. Disney kötüsü tadındaki ismiyle dikkat çeken Petronella Nettermalm ile yapılan düet My Name is Night ise eminim üçlemenin kapanışını yaptığı için önemlidir ama bana bir şey ifade etmedi. Tümüyle söz odaklı, ağır ve sıkıcı bir parça.

Son 15 senede Amorphis’in yaptığı şeyleri sorgusuz sualsiz sevdiyseniz ve kendinizi bir Amorphis hayranı şeklinde tanımlıyorsanız Halo muhtemelen yılın albümlerinden biri olacak ama gruba mesafeli veya yeni dinleyecek biriyseniz Amorphis formülünün daha iyi çalıştığı, süresinin hakkını çok daha iyi veren albümler var diskografisinde. Ben bütünüyle dışarıdan bakmaya çalışmış olarak belki bir-iki parçayı açar dinlerim ama böyle bir ikinci yarıya sahipken Halo‘yu bir daha baştan sona dinleyeceğimi sanmıyorum. Tabii ben sevmiyorum diye gruba bir şey olacak değil; Amorphis My Name is Night‘ın sonunda da dediği gibi bu höyüklerde dolaşmaya, kendi başının çaresine bakmaya devam edecektir elbette. Kendine çok iyi baksın.

67/100


Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp PATREON’da aramıza katılabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.