Trivium – In the Court of the Dragon

Merhaba.

Metal camiasının samimi, düşük egolu ve dinleyicisiyle iç içe şahsiyetlerinden biri Matt Heafy. Piyasaya atıldığında gencecik bir çocuktu ama kısa sürede Kuzey Amerika metal endüstrisinin önemli figürlerinden birine dönüşmeyi başardı. Trivium ise onun üretkenliği, metal aşkı ve samimi, kucaklayıcı tavrı sayesinde hem sevilen hem de saygı duyulan, 2000’lerin başlarındaki o korkunç dönemden alnının akıyla çıkabilen ender gruplardan biri oldu.

Birlikte çıktığı, birbirinden destek alarak yükseldiği UNEARTH, KILLSWITCH ENGAGE, AS I LAY DYING, EVERYTIME I DIE, BULLET FOR MY VALENTINE, ALL THAT REMAINS vb. isimlerden Trivium’u ayıran şey ise grubun -bu isimlerin büyük bölümünün aksine- değişime açık ve gerçek anlamda metale daha yakın durması bence. Evet, Trivium parçalarının çoğunda hala konserlerde eşlik edilecek, radyolarda çalınacak, gençlerin dillerine pelesenk olacak melodik ve temiz vokaller ile basit ritimlere tutunma alışkanlıkları devam ediyor ama Matt ve arkadaşları, ana akım dostluğu ile ekstrem metal arasındaki ince çizgide, dengelerini çok bozmadan yürümeye devam ediyorlar senelerdir. Tabii Matt’in gitardaki meziyetleri, rif kalitesi ve besteciliğini de gözardı etmiyorum ama Trivium’u metal dünyasında geçerli kılan şey dönemdaşlarından çok daha metal metal tınlaması bence. Sıradan bir 2000’ler metalcore grubu olarak yaftalamak, Trivium’a büyük haksızlık olur.

Son olarak geçen sene yayımlanan, çok da beğenemediğim What the Dead Man Say‘de bırakmıştık; normalde albümleri arasına iki, iki buçuk yıl koyan grup, büyük oranda salgının hayatlarımızı kısıtlaması sebebiyle evde oturup müziğe abanmış. Bir önceki albümünden sadece 17 ay sonra yayımlandı In the Court of the Dragon. 52 dakika, 10 şarkı; 20 senenin ardından, 10. albümünde dahi üretkenlik sıkıntısı çekmediklerini görmek güzel. Hatta herhangi bir sıkıntı çekmediklerini görmek diye düzeltmek gerekiyor, çünkü In the Court of the Dragon Trivium diskografisinin en oturaklı işlerinden bir tanesi.

Orkestrasyon ve synth. düzenlemeleri biricik IHSAHN tarafından gerçekleştirilen (Matt Heafy ve Ihsahn’ın henüz akıbeti belirsiz bir black metal projesi de var) albüm Shogun‘ın devamı niteliğinde ve zaten birkaç fikir de direkt o günlerden bugüne ulaşmış demolardan alınmış. Şimdiye kadar Trivium’un yaptığı en epik, en dramatik albümlerden biriyle karşı karşıyayız. Sadece bir buçuk senede yapıldığını düşününce insan aceleci, savsak ve zamana yetişme telaşı içinde bir albüm bekliyor ama alakası yok gerçekten. İsim parçası In the Court of the Dragon‘un adına ve süresine yakışır harika klibini izler izlemez, Trivium’un ne kadar özenli çalıştığını anlamak mümkün.

İki canavar, thrash soslu ve epik şarkıdan sonra ise Trivium’un en sevmediğim beste modelinin bir diğer örneği olan Feast of Fire ile radyo dostu, stadyum dolusu insan tarafından nakaratına eşlik edilecek o basit sulara geçiyoruz. Her ne kadar albümün kalanından daha az sevdiysem de bu defa hem yoğun bas gitarı hem de basit 2/4 ritmi (metal insanıyız ne de olsa; bu ritim nasıl çalınırsa çalınsın kanı kaynatıyor bir şekilde) sayesinde aklıma kazındı bir şekilde. Gerçi bu şarkının nakaratında da kolayca fark edileceği üzere Matt Heafy vokalini giderek geliştiriyor; belki bu yüzden de bu temiz, yumuşak nakaratlar eskisi kadar batmıyordur kulağıma. Ayrıca basit masit diye hor görüyorum ama besteciliğinin hakkını vermek lazım; Matt ana akıma nasıl iş yapacağını çok iyi biliyor ve ilmek ilmek işliyor o nakaratları resmen.

Vokal demişken, albüm boyunca ağırlıklı olarak kirli, brutal denilemese de sert (harsh diyor gavur) vokalini kullanıyor Matt ve zaten özellikle ilk yarısı paldır küldür ilerleyen albümün agresiflik dozunu iyice yükseltiyor. Neredeyse her parçada melodik temiz vokal var tabii ama A Crisis of Revelation dışında hiçbiri beni üzmedi açıkçası. Bir tek o şarkıdaki temiz vokalin biraz fazla yumuşak kaldığını düşünüyor ve oturtamıyorum kafamda bir yere. Melodik death metal gitarlar ve akrobatik davulların arasına “Time will betray,” diye girince tüm havam kaçıyor.

Nitekim tamamen temiz vokal üzerine kurulu ve hem ana melodisi (nakarat vokal melodisiyle senkronlu), hem Ihsahn’ın senfonik düzenlemeleri hem de dramatik yapısıyla kısa sürede favori parçalarımdan birine dönüşen The Shadow of the Abattoir‘de de döktürüyor Matt Heafy. 03:00 sonrasında ise vitesi yükseltip 3:45 civarı tam melodik death metal yardırmasyonuna geçiyor ki aman aman. Ayrıca albümün 2. yarısındaki üç adet epik, yedi dakikayı aşan bestenin üçünde de Trivium için hayli progresif sayılabilecek işler dönüyor.

The Phalanx ise Matt Heafy’nin vokal anlamındaki zirvesi ve aynı sözleri tekrarlarken duyguyu nasıl değiştirebildiğini kanıtlamak istercesine, kademe kademe yoğunluğu arttırıyor adeta. Zaten albümün progresif ve zengin bestelerinden biri, Matt’in vokalleriyle iyice öne çıkıyor. Yıllar boyunca Matt’in vokalini hacimsiz, cılız ve hatta duygusuz (ergen isyanını duygudan sayıyorsak başka) bulan biri olarak bugünlerde sık sık onun vokal melodileri dilime dolanmış bir halde geziyorum ortalıkta ve bu beni fazlasıyla memnun ediyor. Bir gerçek varsa o da Trivium’un hiç durmadan kendini geliştirmeye, gelişmeye çalışmaya devam edişi herhalde. Bazı şarkılar, What the Dead Man Say kritiğinde de şikayet ettiğim o “tüm beste unsurlarından koyduk mu kontrol edin bir bakalım,” hali yüzünden biraz uzuyor ve rotasından sapıyor gibi hissediyorum hala ama bunun dışında gerçekten eleştirebileceğim pek bir şey yok gibi görünüyor. Belki şu nakarat sevicilikten, ana akım kucaklayıcılığından da uzaklaşır ileride, kim bilir…

Gruba yeni bir soluk ve enerji getiren Alex Bent’in insanın nefesini kesen davulculuğu, Heafy önderliğinde iki gitarın akrobatik dansı ve asla geri planda kalmayı kabul etmeyen bas ile dolu dolu bir albüm In the Court of the Dragon. Birden fazla şarkıda bağımlılık yapan nakaratlar yazmayı, daha pürist bakış açısına sahip metalcilerin de beğenisini kazanabilecek agresyonu yaratmayı, gitar manyaklarının oturup deliler gibi çalışacakları teknik numaraları, her şeyi bir arada tutan yapıştırıcı konumundaki, cringe hissettirmeyen sözleri ve arka plandaki senfonik düzenlemelerle epik bir atmosfer kurgulamayı başarmış Trivium. Shogun sonrası dönemde en sevdiğim Trivium albümü olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Doğru, Trivium hater‘ı bol bir topluluk ve sadece Trivium olduğu için şans vermeyecek büyük bir kesim ama ola ki “ulan kaç senedir de ortalarda adamlar, dur bir bakayım hadi ne ayak bunlar,” gibi bir kafaya gelirseniz şu an Trivium dinlemek için en iyi an, çünkü In the Court of the Dragon senenin kaliteli albümlerinden biri.

86/100


Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp PATREON’a göz atabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

One thought on “Trivium – In the Court of the Dragon

  • 21 Ekim 2021 tarihinde, saat 15:55
    Permalink

    Matt Heafy’nin daha 19 yasinda Roadrunner United icin 4 tane bambaska tarzlarda sarki yazmis olmasi ve bunlardan birinin King Diamond parcasi olmasi zaten elemanin yetenegi hakkinda yeterince sey soyluyor. Ben gercekten son birkac albumde bu yetenegi biraz harcadigini goruyordum ki bu albumle birlikte geri geldigini soyleyebilirim, gercekten harika album olmus.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.