Kritik

The Halo Effect – March of the Undead

Merhaba.

Şu fotoğrafı hatırlıyor musunuz? 2021 Ekim’inde, tamamı eski IN FLAMES elemanlarından (tabii bir tanesini DARK TRANQULLITY ile bütünleştiriyoruz yıllardır) oluşan yeni bir melodik death metal grubu kurulduğunu duyuran bu fotoğrafı? Bu fotoğrafın paylaşılmasının üzerinden henüz sadece 4 yıl kadar geçmişken THE HALO EFFECT‘in metal dünyasını sallayan bir fenomen halini alması gerçekten de şaşırtıcı. Elbette burada Shadowminds parçasının dalga dalga yayılmasından, grup elemanlarının karizmasından, senelerdir ortaya koydukları işlerden gelen kredi/beklenti/şöhret kombinasyonunun çarpan etkisininden ve piyasada doğru dürüst melodik death metal çalan grup kalmadığı için nostaljik bir açlıkla üzerlerine saldırılmasından söz edilebilir ama Niclas Engelin‘in kurduğu, Mikael Stanne, Jesper Strömblad, Peter Iwers ve Daniel Svensson‘ın besleyip büyüttüğü The Halo Effect, bu yazının yazıldığı 21 Ocak 2025 itibariyle Spotify aylık dinleyici sayısında belki de tüm zamanların en istikrarlı, en dengeli melodik death metal grubu Dark Tranquillity’nin bile önüne geçmiş durumda.

Açıkçası debut albüm Days of the Lost, körü körüne takılan kitle dışında herkeste buruk bir tat bırakmış, bir bütün olarak değerlendirince nereye oturtacağımızı bilemediğimiz için hevesleri biraz kursakta bırakmıştı. March of the Undead hakkındaki beklentim çok yüksek değildi haliyle; hatta biraz daha yumuşak, belki şöyle Misery’s Crown kafalarından gidip bir tane daha hit parçayla emekliliği birkaç yıl daha öne alma peşinde bir şeyler yapabileceklerini düşündüğümü, bu düşünceyle iyice meeh moduna girdiğimi itiraf edeyim.

Fakat bu defa hakikaten de kartvizitin hakkını veren In Flames çağrışımlarıyla, daha doğrusu In Flames’in melodik death metal ürettiği yıllardan kalma referanslarla, çok daha In Flames tınlayan bir albüm yapmış The Halo Effect. March of the Undead, senelerdir içimde uykuda yatan ajanı uyandıran bir çağrı gibi bu anlamda; neredeyse her parçada Clayman ve gerisinden bir şeyler duymak mümkün ki bu da o dönemi sevenler için güzel bir haber.

Detonate adeta bir Pinball Map örneğin. Enerjik, coşkulu, ritmik ve alabildiğine melodik. Strömblad & Svensson ikilisi bu parçayı yazarken/çalarken içten içe gülüyorlar mı bilmiyorum ama kör göze parmak adeta. Muhtemelen konserlerde en çok canlı çalınan şarkı bu olur ki hak ediyor da. Daha ilk anlardan böylesi net bir In Flames referansı duyunca albümü de başka bir kulakla dinlemeye başladım ve hakikaten isim parçasının ana melodisinin Jotun benzerliği, 3. dakika civarlarındaki December Flower köprü göndermesi gibi başta çok keyif veren, fakat tekrarlı dinlemelerde zaman zaman ulan bunlar da bizi mi yiyor, diye düşündürmeye başlayan detaylar kendini göstermeye başladı.

Yanlış anlaşılmasın, bilen biliyor eski In Flames’e aşkımı ama buradaki göndermeler her ne kadar akıcı ve doğal hissettirse de sanki elemanlar ilk albüme gelen e kardeşim bunun In Flames’ini çok az koymuşsunuz tarzı eleştirileri okuyup öyle mi, alın o zaman! gibi bir motivasyonla vanayı sonuna kadar açıp biraz suyunu çıkarmışlar gibi. Bu saatten sonra Jesper’in besteciliği değişecek değil, elbette armoniyi kökleyip melodiden melodiye zıplayacak adam ama her şey fazla güvenli, fazla heyecansız gelmeye başlıyor bir süre sonra. Zaten neredeyse her şarkının iskeleti aynı (fiziksel sürümde 15, dijitalde 12 parça içeren bir iş için hiç iyi bir özellik değil), bir de içlerinde 25-30 yıl öncesinden bildiğimiz fikirlerin alacalı yeni sürümlerine denk gelince tekrar açıp dinleme isteğim, her dinlemeden sonra biraz daha azalır oldu.

Buradaki temel problemlerden ilki, bence o eski In Flames albümlerindeki -görece- çiğ ve yırtıcı prodüksiyonun yerine enstrümanların çok daha minnoş, köşesiz tınlamaları. Ruhsuz ve sivrilikten uzak bir davul, karakterden yoksun bir bas ve cızırtıdan uzak bir gitarla istersen birebir aynısını çal, eskinin o ateşli coşkusunu vermen imkansız zaten. Buna bir de aralara yedirilen son dönem DT işlerini anımsatan filler parçalar eklenince bir ileri, iki geri bir akışa sokuyor albüm insanı. İlk yarıdaki Detonate, Cruel Perception, What We Become ile öyle veya böyle akıp giderken, 2. yarıda enstrümantal parçalarla, yarı-ballad seviyesindeki Between Directions‘larla, nereye gittiği belirsiz A Death That Becomes Us‘larla enerji seviyesi epey düşüyor. Mikael’in tek boyutlu (kabul edelim artık bunu) hırıltıları duygu bakımından farklı yerlere de sürükleyemeyince şarkılar iç içe geçmeye, konsantrasyon dağılmaya başlıyor. Zaten şu grupta temiz vokali de hiç yakıştıramıyorum, o da ayrı konu.

İlk yarısındaki güçlü parçalarla, Jesper’in markalaşmış melodileriyle, Mikael’in tanıdık vokaliyle ve In Flames göndermeleriyle yine belirli bir seviyenin üzerinde March of the Unheard, ancak hala The Halo Effect’in varlığını zihnimde sağlam bir yere oturtabilecek kalibrede değil. Days of the Lost‘a kıyasla bence daha tutarlı ama yine de birkaç parçayı cebime koyup öbürlerine bakmayacağım muhtemelen gelecekte. Biraz daha tutku, biraz daha coşku arıyorum herhalde ama doğru yere mi bakıyorum, emin değilim. Sene sonuna geldiğimizde, hatta şöyle 4-5 ay sonrasında kaç kişi hala hatırlayacak ve kıymet verecek, göreceğiz.

73/100


Okur puanı:

Ortalama puan 3.2 / 5. 10

Siteye destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreona göz atabilirsiniz👇
Become a patron at Patreon!

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.