Klasik Bir Cumartesi: The Black Dahlia Murder – Nocturnal

Merhaba.

The Black Dahlia Murder (TBDM), özellikle benim lise dönemimde üstten bakılan, burun kıvrılan bir gruptu. MTV’nin ana akımda metali -core soslu gruplarla ayakta tutmaya çabasının bir uzantısı olarak, aslında pek de ilgisi olmayan gruplarınkilerle bir arada oynayan TBDM videoları (A Vulgar Picture‘ı ilk kez izlediğim an hala hafızamda, hey gidi), saçma kadrolarla çıkılan turlar, mizahi klipler, elemanlarının aşırı rahat ve kendileriyle barışık duruşları (bir yerlerden tur DVD’lerini bulursanız neredeyse Jackass seviyesinde salaklıklar ve umursamazlıklarla dolu görüntüler yer alıyor, harika her biri) derken yanlış bir algı oluştu ve uzun bir süre de devam etti. Hala yaşı büyük kimi metalciler tarafından o devrin, o dönemin sahte gruplarından biri olarak görülüyor, cahil cahil yorumlara maruz kalıyor maalesef.

Halbuki hem metal müzisyenleri tarafında hem de ekstrem metal ile derinlemesine ilgilenenler arasında iyi biliniyor ki The Black Dahlia Murder, Caliban‘ından Chimaria‘sına, Unearth‘ünden Trivium‘una kadar hepsinden daha metal, daha gerçek bir şey. Bugün belki Matt Heafy kendini ekstrem metale daha yakın bir yere konumlandırmayı başardı ama yine de Trivium mu metal, TBDM mi diye tartışılacak olsa Heafy’nin oyunun da TBDM’ye gideceğine eminim. Çatır çatır melodik death metal yapan, bunu da melodik death metalin kolaycılığına kaçmak şöyle dursun, türün sınırlarını zorlayan bir gaddarlık ve kondüsyon ile gerçekleştiren Michiganlı grup, Lovecraftian korku edebiyatı ve cinayetle, vahşetle özdeşleşmiş müziğiyle taban tabana zıt imajı, mütevazı duruşu ve Kuzey Amerika’nın açık ara en popüler metal gruplarından biri olmasına rağmen sapına kadar yeraltı/ekstrem tavrını korumasıyla 2000 sonrasında metalin önemli değerlerinden biri.

Grup diyorum ama tüm bunları başaran -hiç değilse benim gözümde- aslında tek bir kişi: Trevor Strnad.

Scream/brutal vokal geçişindeki üstün meziyetlerini death metal külliyatını hatmetmek suretiyle edindiği ayaklı ansiklopedi ünvanıyla birleştirerek yeraltında bir efsaneye dönüştü Trevor. Onlarca, belki de yüzlerce amatör gruba türlü şekillerde destek oldu, her fırsatta yeraltını besleyen işlere imza attı ve en önemlisi de kariyerinin hiçbir anında “Ben oldum artık ha. Şşt lan bana bakın oğlum artık herkes akıllı olacak. Trevor Strnad’ım lan ben, hadi bakayım!” artistliğine kapılmadı. Kilolu, gözlüklü, sürekli sırıtan, Dungeons & Dragons ve can kaybı metal konuşmaktan, yemekten ve içmekten hoşlanan, sanki hayatındaki en büyük amacı çevrimiçi oyunda tanıştığı ponchique_tauren’in gerçekten bir kadın olup olmadığını öğrenmekmiş gibi hissettiren, gerçek bir nerd/geek kılıklı bu adamın metal aşkının, metal adına yaptıklarının ucu bucağı yok. Belki alışageldik havalı, kvlt metalci tiplemesinden uzak ama o boyalı poseur tiplerin hepsini donunda sallayacak kadar metalcidir bizim Trevor’ımız.

Yani. Öyleydi. 11 Mayıs 2022’ye kadar.

Nocturnal‘a haksızlık edip tümüyle dışarıda bırakmak istemiyorum ama İngilizce bilip dış basını, Trevor Strnad’ı biraz takip eden herkes için akıl almaz bir olay Trevor’ın intiharı. Annesinin ani kaybından sonra röportajlarında depresyondan söz ediyordu ama günün sonunda hala hayat dolu, neşeli, eğlenceli, sürekli üreten ve adeta metal soluyan bu adamın kendi içindeki dertlerini veya onu intihara götüren motivasyonu/motivasyonsuluğu asla bilemeyeceğiz ve bilsek de sorgulamak haddimize değil ama en azından şunu söylemem gerek albüme geçmeden önce:

Hayatta pek çok kez umudun kaybolduğu, anlamsızlık ve yalnızlığın baskın çıktığı süreçler yaşıyoruz her birimiz. Hayat adil veya merhametli değil asla ama tüm bu keşmekeşin içinde çıkıp “yahu ben iyi değilim lan işte, değilim ya!” demek o kadar da zor değil. Kim iyi ki zaten ve kim yargılayabilir ki bir diğerini? İnsanlık bombok bir şey olabilir ama tekil olarak insan o kadar da korkunç bir varlık değil bence ve bir yerlerde konuşmaya, yardım eli uzatmaya hazır birileri mutlaka var. Dışarıya sahte bir duruş sergilerken içeriden yavaş yavaş parçalanmaya, yok olmaya değmez bu hayat. En azından bunu unutmamak gerek.

Nocturnal‘a gelecek olursak; 2007’de yayımlanan bu şaheser, hayranlar tarafından diskografinin incisi olarak görülmenin yanı sıra, Summer Slaughter gibi Kuzey Amerika’nın (sonradan Avrupa’ya, Avustralya’ya da sıçradı) en büyük ekstrem metal turlarından birinde The Black Dahlia Murder’ın assolist olmasını sağlayacak kadar da etkili ve başarılı oldu. Trevor Strnad ve ekibi daha karanlık, daha vahşiydi artık ve her şey karanlığa teslim olurken Kuzey Amerika’da melodik death metalin tahtına The Black Dahlia Murder oturdu. O günden bu zamana kadar da inmediler zaten ve eğer Trevor kendi kendini devirmeseydi daha uzun süre tahtın tek hakimi olarak devam edeceklerdi büyük ihtimalle.

Everything Went Black, apokaliptik sözleriyle epik bir anlatının finali gibi tınlasa da daha iyi bir açılış düşünemiyorum Nocturnal için. Tüm dünyayı karartıp sonunda da yutan kapkara bir boşluğun acımasızlığını anlatan Trevor, şarkı sözlerini yazarken ilham kaynağını açıkladığında The Black Dahlia Murder’ı neden bu kadar çok sevdiğimi en iyi açıklayan hikaye çıkıyor ortaya: DuckTales, yani bildiğimiz Varyemez Amca çizgi filminin bir bölümünden yola çıkmış Trevor. Bir bölümde dokunduğu her şeyi altına çeviren bir kaz varmış ve olaylar sarpa sarınca tüm dünya altına dönüşüyormuş… Bölümü izlemedim ama böyle bir şeyden ilham alıp Everything Went Black‘i yazmak gerçekten delice mi, dahice mi emin olamıyorum. Her zaman hayal gücünü tetikleyen, çoğu zaman ürkütücü ve bazen de düpedüz insanı dehşet içerisinde bırakan sözler yazan Trevor, geceler nüfuzlu ailelerin ve yaşlı insanların yaşadığı evlerin kapısında inleyip feryat ederek haneye ölüm haberi veren bir Banshee gibi bu sözleri olabilecek en tiz, en kulak tırmalayıcı çığlıklarla pekiştiriyor. Daha da etkileyici olan ise bu performansı kendisi için daha rahat bile getirecek numaralar şöyle dursun, olabildiğince kalabalık ve uzun sözler yazarak adeta kendine meydan okuyor. Yine zamanında kendisinin de itiraf ettiği üzere bu albümdeki vokali, kariyerinin belki de en cırtlak versiyonu.

35 dakikayı zorlayan süresi, bir an evvel rakibi devirmeye yönelik tavırlarını yeterince belli ediyor ama Nocturnal, tempo bakımından grubun o zamana kadarki en hızlı, en aceleci ve direkt işi olarak da öne çıkıyor. Bir-iki tane break-down var tabii ama ne yalan söyleyeyim, tam durmadan yolcu indirip bindirmeye çalışan ruh hastası bir dolmuşçu gibi takıldıkları için yavaşladıklarında bile hızlarını pek kaybetmiyorlar. Tüm bu aceleci saldırganlık, Trevor’ın kulak kanatan ciyaklamalarıyle birleşince 35 dakika olduğundan daha uzun hissettirebilir kimilerine ama bazı geceler vardır ki hiç bitmeyecekmiş gibi gelir; Nocturnal‘ı da o gecelere benzetiyorum ben biraz. Metal de öyle ponçik hissettirmek, huzur vermek gibi niyetlerle yapılan bir müzik olmadığına göre…

I Worship Only What You Bleed‘deki gibi zaman zaman bas gitarın öne çıktığı, daha da önemlisi bas gitarın duyulabildiği bir albüm olması da kıymetli bence. Özellikle 2000 sonrası Amerikan gruplarında tiz ve sert tınlamak için bastan ödün verildi uzun bir süre ama The Black Dahlia Murder doğru bir hamleyle yeterince tok tınlayan bir kayıt almayı becermiş. Durmak bilmeyen, Trevor yüzünden iyice vahşileşen besteler bas gitarsız insanı canından bezdirebilirdi ama bu şekilde asla negatife düşen bir yorgunluk yaşatmıyorlar. Gitarlarda ise bir rifi tekrar edip parlatarak zihnimize kazımaya çalışmaktansa akışkan bir işçilik söz konusu; bu da sadece bir-iki şarkıyı veya bir şarkının ana rifini değil, albümün tümünü etkili kılıyor. What a Horrible Night to Have a Curse gibi milyonlarca defa dinlenmiş hit parçalar da var ama aslında 2. parçanın 9. parçadan çok da ayrılmadığı bir albüm Nocturnal.

Pandemide hayli yalnız kalıp alkole düştüğünden, vücudunun kimyasal dengesizlikleri yüzünden yaşadığı depresyondan, bedeni üzerinden dalga geçilmesinden, annesinin vefatından bahsettiği bu video artık çok daha anlamlı maalesef.

Gitar sololarının tekdüzeliğinden ve zaman zaman yorucu bir tecrübe olabileceği ihtimalinden başka negatif bir yanını görmüyorum Nocturnal‘ın. Çıkalı 15 yıl oldu ve hala aynı enerjiyi, aynı coşkuyu hissettirebiliyor. The Black Dahlia Murder’ın AT THE GATES gibi zamansız bestelere imza atan gruplardan etkilenerek daha brutal, daha rahatsız ve aynı ölçüde zamansız işler imza atabilme yeteneğine her zaman hayran olmuşumdur ve bence Nocturnal, grubun ilk 10 yıllık döneminin zirvesi bu anlamda. Formülünü çok değiştirmeden, yaptığı şeyi rafineleştirerek ilerleyen bir gruptu The Black Dahlia Murder, bu yüzden de iki senede bir albüm çıkarsa da her defasında heyecan ve merak uyandırabiliyordu. Nocturnal ile 10 yıl sonra çıkan Nightbringers arasında yapısal olarak pek bir fark yok örneğin ama iki ayrı on yılda kendini tekrar etmeden imza attı bu grup ve 2020’lerde yeni bir The Black Dahlia Murder albümü dinleyemeyecek olmak beni gerçekten çok üzüyor.

Bunun da ötesinde her zaman etrafına pozitif enerji yaydığını binlerce kilometre öteden bile anlayabileceğiniz, metal için yaşayan bir adamın bu dev komünite içerisinde yapayalnız hissedip hayatına son vermeyi tercih etmesinin şokunu atlatamadım hala, yakın zamanda da atlatabileceğimi sanmıyorum. Her neredeysen umarım mutlusundur, gibi salak saçma şeyler söylemeyeceğim tabii ama Trevor Strnad gibi bir figürü kaybetmek, ekstrem metale gönül veren birçok insan gibi benim de kalbimde büyük bir boşluk yarattı. Dil, coğrafya ve toplum gibi faktörler nedeniyle metalin en dış halkalarında yer alan biri olarak dişimden tırnağımdan biriktirdiğim paralarla yurt dışına çıkıp senede ancak 3-5 gün doya doya yaşayabiliyorum metal kültürünü ama yine de kendimi bunun bir parçası olarak gördüğüm için sorumlu hissediyorum. Keşke ne kadar önemli ve değerli olduğunu ona daha fazla hissettirebilseydik. Çok üzgünüm.

95/100


Metalperver’e destek olmak isterseniz aşağıdaki düğmeye tıklayıp PATREON’a ulaşabilir, aylık aboneliğinizi başlatabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.