Aeviterne – The Ailing Facade

Merhaba.

Death ve black metalde iki başlı kartal gibi görkemli, ürkütücü ve kendinden emin bir ilerleyiş söz konusu. Kimi gruplar geçmişe, köklere bağlı kalıp mirası koruyor, bu türlerin genlerini yeni nesillere aktarıyorken kimi gruplar da yenilikçi işlerle külliyatı genişletiyor, ekstrem metalin bir nostaljiye dönüşmesine izin vermiyor, metalin kendisini geleceğe taşıyorlar. Örneğin 2020’de ULCERATE‘i ne kadar övdüysek 2021’de de CANNIBAL CORPSE‘u övdük. Black metalde de MGŁA bir yandan, IMPERIAL TRIUMPHANT diğer yandan, bambaşka teknik ve estetik anlayışlarla gerçekliğin kalesini hiçliğin gülleleriyle dövmeye devam ediyorlar. Farklı anlayışların zenginliği, çağımızın üretim hızıyla birleşince de ortaya insan ömrünün yetmeyeceği kadar büyük bir metal külliyatı çıkıyor. Sabah akşam aynı grupları, aynı müziği yapanları konuşanlar metal bitti sanadursunlar, biz metalin hızına yetişmek için kendimizi paralıyoruz. Metal gibisi var mı be kardeşim. Metal ulan! Bugün böyleyim biraz.

Death metalin deneysel ve yenilikçi kanadının en taze neferlerinden biri Aeviterne. Aslında bir süper grup ve kadrosunda bir albüm çıkarıp dağılsa da belli bir kitle yaratabilmiş FLOURISHING gibi, ARTIFICIAL BRAIN gibi gruplarda çalmış/çalan elemanlar barındırıyor. The Ailing Facade, kuruluş tarihi net olmayan grubun (2018’de bir EP’leri var gerçi) 18 Mart’ta yayımlanan ilk albümü ve varoluş krizlerini nihilizm ile buluşturup rahatsız edici bir müzikle birleştirerek insanı doğduğuna pişman eden ruhdöven death metali kategorisinde 2022’nin en fantastik işlerinden biri.

Marvel sineması yüzünden kozmik felaketler herkes birbirine renkli ışıklar fırlatıyor ama sonra biri sevginin mevginin gücüyle çok daha güçlü ışık atıyor seviyesine indirgendi ama neyse ki dissonant death metal diye bir şey var. Aeviterne, monolit rifleri ısrarcı ritim kalıplarıyla ve akıl sınırlarını aşan boyutlardaki nesnelerin/öznelerin hareketiyle etraftaki tüm varoluşun dağılması esnasında çıkan her bir sesi taklit etmeye çalışıyormuş gibi duraksız, izansız bir davul performansıyla birleştirerek maddesel kaosu tinsel bir felakete dönüştürüyor. Fiziksel olarak bir şeyleri bir şeylere vuruyor, bazı sesler çıkarıyorlar ama bunun karşılığında özdeksel niteliği olmayan şeyler dağılıp parçalanıyor. Büyü gibi, bu dünyadan değilmiş gibi bir şey kısacası. Aeviterne, doğrudan ruhuna saldırıyor insanın ve bu saldırıyı savuşturabilecek bir mekanizma, henüz icat edilmedi.

Bunu yapan ilk grup Aeviterne değil tabii ve açıkçası süslü cümlelerle karanlıktan, kaostan bahsetmek de bu tip albümleri anlatırken sanki kolaya kaçıyormuş gibi hissettiriyor ama Aeviterne’i anlatmanın başka bir yolu da yok pek. Post-hardcore / post-metal, death metal ve black metal pratiklerini kullanarak yarattıkları şeyin ereği, akılcı çıkarımlar yapamayacak hale getirmek zaten ve teknik açıdan kusursuz bir biçimde bu ereğe ulaşıp zihnini, ruhunu kırıyorlar insanın. En azından benimkini kırdıklarını itiraf edebilirim rahatça. Penitent‘in üst üste binen synth. eklemelerindeki deliliği, Dream in Lies‘ın her seferinde bambaşka kabuslar yaşatan atonal riflerle yaptığı gövde gösterisini veya The Reeking Suns‘ın ambient ara faslının çıkışında davulcu Ian Jacyszyn’in neler yaptığını konuşmak beyhude geliyor bana.

Kreşendo ve dekreşendo üzerinden ilerleyen bestelerin katmanları arasında gezerken çoklu evren yolculuğuna çıkmış gibi hissetmeniz olası. Rezil Dr. Strange (yeni izledim ve hiç beğenmedim, elime fırsat geçtikçe gömeceğim haha) filmindeki gibi bir yolculuktan bahsetmiyorum tabii; The Gaunt Sky‘ın 2:30’unda başlayıp sanki sonsuza uzayan blast-beat‘inin arkasında olan biteni anlamaya çalışırken kaybolacağınız, tek tek ekleyip çıkarılan katmanların o sabit blast-beat‘i nasıl da rahatsız bir hale getirdiğini aklınıza izah etmeye çalışırken delireceğiniz türden bir yolculuk bu. Bu ara sıkça karşımıza çıkan Colin Marston imzalı prodüksiyon ise yine kusursuz. Gitarları özellikle dağıtıp bulanıklaştırmış gibi geldi bana ve net, tok davulların önünde gitarların keşmekeşini anlayacağım derken canı çıkıyor insanın. Ulan övdüğümüz şeylere bak ya.

Sadece iki defa dinledikten sonra karar verdiğim puanı, sonraki dinlemelerde vokale duyarsızlaştığımı fark etmemle birlikte bir-iki puan düştü ama eğer
Garrett Bussanick vokalini rafine bir biçimde entegre edebilseydi herhalde bir noktada düşüp bayılırdım artık. Bazen death metal bazen de post-hardcore/metal vokallerine yakınsayan performansı genel olarak başarılı ama efektli, tekrarlı (The Gaunt Sky) şekilde müziğe yedirildiği anlar haricinde vokalin öne çıkıp enstrümantal işkenceden rol çaldığı bir an bulamadım ben. Tek boyutlu, sırıtmayan ama ekstra bir şey katmayan bir performans olarak görüyorum. Biraz da zevk meselesi olabilir tabii; bu yoğun müzikte duygusunu daha derinden veren, sınırlarda gezen bir vokal tercih ederdim ben sanırım. Bussanick GORGUTS tarafına gidip Luc Lemay’i örnek almış gibi daha çok.

İşitsel bir istismar suçunun mağduru olmaya gönlünüz varsa The Ailing Facade, 2022 senesini kötü hatırlamanıza neden olmaya gönüllü. Aeviterne’in death metal anlayışı, death metalin iki başlılığını düşününce cepheleşmeyi de beraberinde getirecek şüphesiz ama yorulmak, yıpranmak, dağılıp “ulan yeter canımı mı alacaksınız!? diye isyan etmek isteyen death metalciler de var bu hayatta ve iddia ediyorum ki The Ailing Facade, onlar için bu senenin en iyi albümlerinden biri.

89/100

P.S.: Bu albümü sevenler derhal Flourishing’in ilk ve tek albümü The Sum of All Fossils‘e. Koşarak.


Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğme üzerinden PATREON’a ulaşabilir, aylık aboneliğinizi başlatabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.