Ghost – Impera

Merhaba.

Albümü yayımlandığı hafta satış rakamlarında ilk sıralaya oynayan ve Amerika başta olmak üzere bazılarında da zirveye oturan, yalnızca metal değil tüm kulvarlarda yarışıp rakiplerini geçebilen, tüm dramasıyla birlikte artık devasa bir fenomene dönüşmüş durumdaki Ghost’u konuşacağız bugün bir kez daha. Tıpkı METALLICA gibi artık Ghost’un da büyüklüğünü, milyonlara etkisini ve gücünü tartışmak anlamsız ve cahilce geliyor bana, o yüzden Ghost şöyle büyük böyle büyük diye bir giriş yapmak da okuyucunun aklına hakaret olacak gibi hissediyorum. Öyle Instagram/Facebook reklamıyla, plak şirketinin anlaşmalı olduğu iki metal bloguna 9/10 verdirerek değil, Jimmy Kimmel Show‘a falan çıkarak pazarladıkları yeni albümleri Impera‘ya dalmak istiyorum bir an evvel.

Popülizm, Ghost’un karakterini belirleyen önemli kavramlardan biri artık. Meliora ile ilk sinyalleri vermiş, Prequelle ile Ghost’u Opus Eponymous ve Infestissumam sayesinde seven tayfaya (bendeniz) o günlerin çok geride kaldığını gösterip üzmüştü Ghost; Impera ise bu yeni ve çok daha görkemli döneminin en büyük albümü olacak gibi görünüyor. İmparatorlukların gelip geçiciliğinden bahseden Impera, konuya ekstrem metal ve şeytan övücülük tarafından bakan dinleyicilere 2010’ların ilk yarısına hükmeden o keskin, şeytani ve “kim bunlar!?” paniği yaşatan ürkütücü Ghost beyliğinin artık çok daha kapsayıcı, bu nedenle de her adımını önceden planlayıp tartan bir imparatorluğa dönüştüğünü gösteriyor bir kez daha.

The Rule of Empires adlı kitaptan etkilenen Tobias Forge ve isimsiz gulyabani ordusu, Roma, Rus ve hatta Trump İmparatorlukları üzerinden gitse de zaman zaman konseptin dışına çıkmaktan da çekinmeyen parçalarla nostaljik unsurları modern ve büyük prodüksiyonlarla sunmaya devam ediyor. AOR (album oriented rock) atmosferi, nakaratı öne çıkaran besteler, olabildiğince basit ve ana akıma, çoğunluğa hitap edebilme anlayışındaki Ghost, bu niyeti Impera‘da da sürdürmüş. Albümün belki de en dolu dolu bestesi açılıştaki Kaiserion mesela. Gerçi Ghost’u sevdiren tüm unsurlarla bezeli ve biraz da katmanlı olduğu için çok iyi bir açılış olduğunu düşünüyorum. Zaten günümüzde en güçlü ve güvenli şarkıları ilk sıralara yerleştirmek bir zorunluluk ve Impera da ilk yarısında tüm silahlarını ateşliyor hızlı hızlı.

Kaisarion sonrası giren Spillways, özellikle 80’ler ve 90’ların ilk yarısındaki rock müziğe hükmeden gruplardan BON JOVI‘yi, yakın dönemde kaybettiğimiz MEAT LOAF‘u ve benzerlerini seven rock dinleyicisi için enfes bir girişe, harika bir işleyişe sahip. Hem pozitif bir havası hem de “hadi, hep beraber!” tadında bol es veren, eşlik etmeye çok uygun bir nakarata sahip olmasıyla konserlerde en çok coşulacak şarkılardan birine dönüşebilir gibi geldi bana.

Call Me Little Sunshine‘a baktığımızdaysa Ghost’un düşük/orta tempolu, atmosferi yoğun parçalarına yakın bir iş görüyoruz. Papa oldukça sakin ve ikna edici bir tonda “merak etme, ben hep buradayım,” derken nakaratın bir noktasında “sen ölüp gittiğinde bile bana ulaşabilirsin, çağır yeter ki,” gibi daha çarpık, karanlık bir hava estiriyor. Albümdeki en ve zaten belki de tek karanlık an bu bu arada. Ghost’un o “lan oğlum tatlı tatlı gel diyor bu herif ama başımıza bir iş gelmesin bak,” tedirginliği veren şeytani, ürktücü havasından eser yok artık maalesef ve Ghost’a dair beni en çok üzen şey bu sanırım.

Neyse, ilk yarıdaki güçlü parçalardan devam edecek olursak şimdiden albümün en çok dinlenilen (Spotify’da 15 milyon olmuş bile, yuh!) Hunter’s Moon, Halloween Kills (2021) filminin de soundtrack işlerinden biri olarak Ghost’un planlı, nokta atışı radyo hitleri çıkarma konusundaki hünerlerini bir kez daha gösteriyor. Vokal melodilerinden geçiş anlarındaki motiflere, basit ama devinimi aksatmayan davulculuğundan nakarat yapısına kadar her şeyiyle geçmişten bir şeyleri anımsatan, fakat neyi olduğunu tam çözemeyebileceğiniz, tanıdıklık ve aşinalık üzerinden insanı ele geçiren bir şarkı Hunter’s Moon. Samimiyetini sabaha kadar sorgulayabiliriz belki ama Ghost hit yapmak istedi mi yapıyor bir şekilde ve Tobias Forge’un bu işin matematiğini ne kadar iyi bildiğini görmek adına önemli bir şarkı bence Hunter’s Moon. Ayılıp bayılmadım belki ama her seferinde “ulan vay bee,” deyip duruyorum. Bu arada parçanın 1:33 civarındaki geçiş numarası, ORPHANED LAND‘in Mabool albümündeki The Kiss of Babylon (The Sins) parçasında da çok benzer şekilde kullanılıyor. Şu YouTube‘daki Heavy Match kanalına mesaj atıns birisi haha.

Impera‘nın ilk doldurma ve vasat şarkılarından Watcher in the Sky ise kendi içindeki tekrar hem de biz bunu daha önce duyduk, hissinin baskınlaşmasıyla kısa sürede atlamaya başladığım parçalardan biri oldu. Zaten bu noktadan itibaren ivmesi kayboluyor bence Impera‘nınve giderek düşen bestelerle sıkıcı bir albüme dönüşmeye başlıyor. Anlamsız bulduğum Dominion ara faslı (interlude yerine bu tabiri kullanıyorum bir süredir ama anlaşılıyordur umarım) sonrası giren Twenties de hem albümden kopuk havası hem de eminim ki hayli ayrıştırıcı olacak yapısıyla Impera’nın en abuk parçası. Reggaeton ritimleriyle son yüzyılda insanlık adına olumlu pek bir değişiklik olmadığını, savaşın illa ki devam edeceğini anlatıyor Tobias Forge; kadın korosu, orkestral eklemeleri ve OPETH gitaristi Fredrik Åkesson’a ait olduğuna inandığım solosuyla taze, enteresan ve ilginç buldum ben Twenties‘i ama özellikle ilk dinlemelerde hayli tepki çekebilir gibi.

Ballad havasındaki Darkness at the Heart of My Love ise bende pozisyon olarak çok yanlış bir yerde. Twenties‘ın dümtek dümtek ritminden çıkıp bu düşük tempolu parçaya geçişte kendini ayarlayamıyor insan. Zaten melankolik gitarını ve davulunu çıkarıp onları da elektronik seslere dönüştürsek iyice yakın dönem pop parçalarından birine dönüşecek gibi; parmak şıklatma efektli, synth. ile bol es vermeli halleri beni soğuttu epey açıkçası. Şarkıyı biraz evirip çevirsem, şöyle azıcık silkelesem makyajı akacak ve bir, ne bileyim şimdi, LANA DEL REY şarkısı olduğu ortaya çıkacak gibi hissettim.

Griftwood ve kapanıştaki Respite on the Spitalfields da sevdiğim Ghost parçalarının ortalamasını tutturamayınca Impera benim için yalnızca ilk 4 parça (Imperium girizgahını da sayarsak 5) ve sonra da 8. sıradaki Twenties‘i sevdiğim, yani toplamda 46-47 dakikasının 21-22 dakikasını dinlerken keyif aldığım bir albüme dönüştü. Ghost gibi devasa bir ismin artık baştan sona çizgisini koruyacak, albüm formatına uygun bir iş yapmasını beklemiyorum elbette; onlar her zaman hit parçalar üzerinden ilerlediler ama günün sonunda bu kadar vakit ayırıp dinlediysem ona göre değerlendireceğim tabii. Prequelle‘in kısacık süresi içerisindeki tekrar manyaklığı ve diğer sorunları derken Impera bence çok daha iyi bir albüm ama Ghost’un artık bir Opus Eponymous veya Infestissumam yapmayacağını, yapamayacağını bilmek canımı sıkmıyor dersem yalan olur. Son üç seferde olduğu gibi içinden cımbızla birkaç parçayı seçip gerisini atacağım bir başka Ghost albümü daha Impera. Sadece bu defa bir öncekinden biraz daha oturaklı ve incelikli bir iş çıkarmış Tobias.

71/100


Metalperver’de olan bitenden memnunsanız aşağıdaki düğme üzierinden PATREON’a ulaşabilir, bana destek olabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.