1914 – Where Fear and Weapons Meet

Merhaba.

Savaşın göbeğinde yer alan Adolf Hitler ve yıllar içerisinde gördüğümüz üzere dönemi tarihsel ve cephelerde yaşananlar üzerinden çok daha geniş açılı objektiflerle işleyip ideolojilere bulaşmamalarına rağmen müziğinde ve ürünlerinde döneme ait imgeler kullanan kimi grupların hakikaten de ırkçı görüşlere sahip olan gruplarla birlikte afaroz edilmeleri yüzünden, günümüzde birçok grup artık II. Dünya Savaşı yerine I. Dünya Savaşı’na odaklanmış durumda. Kimse durduk yere başı ağrısın, fikirsiz insanların linç çabalarıyla uğraşsın istemiyor tabii ve zaten günün sonunda I. Dünya Savaşı da metalin konusu olabilecek birçok olayı, hikayeyi barındıran devasa bir hadise olduğu için malzeme sıkıntısı da çekilmiyor pek.

MINENWERFER, KANONENFIEBER, ENDSTILLE, SACRIPHYX, 1914 gibi giderek uzayan bir liste dahilindeki bu gruplar, güçlü müziklerinin altını I. Dünya Savaşı gibi dev bir konseptle doldururken taze bir şeyler sunmanın da ekmeğini yiyorlar bir süredir. Ne var ki insanoğlu çabuk doyup çabuk sıkılıyor her şeyden ve başta yeni bir fikir gibi göründüyse de yeraltını takip eden, black metale ilgili dinleyiciler için I. Dünya Savaşı temalı albümler ne kadar süre daha heyecan verici yeni birer lezzet olarak algılanır, bilinmez. Haliyle stilistik olarak da birbirlerinden ayrılmak için çaba göstermek zorundalar bir noktada ve o noktada da hiçbiri, Ukraynalı 1914 kadar avantajlı değil şu anda.

Avantajlı, çünkü 1914 hem bu gruplar içerisinde yeraltından çıkıp kendini ana akıma atabilen ilk isim oldu hem de salt black metaldan ziyade doom, death ve black metalin bir karışımını icra ettikleri için menzili daha uzun ve etki alanı daha geniş toplarla Avrupa sahnesine ateş yağdırıyor tabiri caizse. 2014’te Lviv’de kurulan topluluk, sadece iki albüm ve dört yıllık bir süreç sonunda kendini Napalm Records gibi bir devle masada buldu ve Avrupa’nın en çok turlayan, festivallerde yer alan isimlerinden birine dönüştü. Üşengeçliğimin kurbanı olan 2018 çıkışlı The Blind Leading the Blind‘ın başarısı, onlara birkaç basamak atlattı ve grup da hız kesmeden devam edip Napalm ile ilk, kariyerindeki de 3. albüm Where Fear and Weapons Meet‘i yayımladı.

1914’ün I. Dünya Savaşı’nın çamur, kan ve insan bedeniyle kaplı siperlerinin arasından çekip çıkardığı nefes kesici hikayeleri öğrenmek, araştırmak, eğer tarihe meraklı biriyseniz zaten sizi otomatikman grubun hayranı yapmaya yetiyor ama ben esas, grubun müzikal gelişimi üzerine konuşmak istiyorum biraz. Önceden BOLT THROWER ayarında, şöyle ağır siklet bir death metal gövdesini doom metalin ağır mı ağır plakalarıyla, black metalin sivri dikenleriyle kaplayıp heybetli bir şeyler yaratmaya çalışırken bu defa biraz daha melodik, sıcak ve içindeki melankoliyi çok daha net bir şekilde hissettiren bir albüm yazmış grup. Özellikle Don’t Tread On Me gibi parçalardaki bir dönemin AMON AMARTH‘ı gibi, hatta daha black metal taraflardan örnek vermek gerekirse MARDUK seviyesindeki melodik gitarlara bayıldım mesela. Ayrıca bu defa senfonik ögeleri de artırıp epiklik dozunu da yükseltmişler. Arşidük Franz Ferdinand ve karısının suikastine tanık olduğumuz War In ile perdeyi açan 1914, sonraki bir saatlik süresinde katmanlı, detaylı ve hem müzikal hem de tematik anlamda insanı doyuran, güçlü bir albüme imza atmış.

Burada bitirebilirim aslında yazıyı ama ne yazık ki içimi kemiren, tadımı kaçıran bazı şeyler hissediyorum. 1914 için avantaj olan birçok şey, Napalm Records için de avantaj çünkü. Düşünsenize, I. Dünya Savaşı gibi neredeyse her milletten dinleyicinin rahatlıkla bağ kurabileceği bir konsept; doom metalden black metale, death metalden folk diyarlara kadar çeşit çeşit metalciye hitap edebilecek bir müzik… Resmen altın yumurtlayan tavuk şu anda 1914 ve Napalm’ın sinsi sinsi sırıtıp ellerini ovuşturduğunu görebiliyorum ben buradan. Bunu bana gösteren şey ise bir noktada Where Fear and Metal Meets.

Kanada, Belçika, Fransa, Sırbistan… I. Dünya Savaşı, dört yılda dünyanın birçok yerinde büyük yıkıma sahne oldu ve 1914 de her parçada farklı bir cephede yaşananlara ışık tutuyor. Bu açıdan gerçekçi ama dürüst olmak gerekirse ben 1914’ün bu hallerinin biraz reklam koktuğunu da düşünüyorum. Zaten Napalm Records şu anda grubu inanılmaz bir pazarlama çarkının içine sokmuş durumda (Nick Holmes babalarının oğlu mu da geldi konuk vokal yaptı mesela ilk single için?) ve konsept gereği de olsa her ülkenin geçmişine dokunan, milli duygularına hitap eden bir şarkı yapıp kitlesini genişlettikçe genişletmeye çalışıyor gibi 1914. E ne yapsın adamlar diyeceksiniz belki ama özellikle bu albüm özelinde bazı kısımların ne kadar uzadığını, biraz zorlayınca folk soslu senfonik ve blackened melodik death metal gibi ucube bir etiket yapıştırabilecek müzikteki kimi fikirlerin mevzuyu aşureye çevirişini -ki severim aşureyi- düşününce, 1914’ün bu defa biraz fazla zorladığını söylemem lazım. Hele ki grubu PANZERFAUST ile karşılaştıran gördüm ki evlerden ırak yani. 1914, fotoğraf çeken bir grup; Panzerfaust ve bazı diğer özel isimler gibi bakış açısı katan, kafa karıştıran, sorular sorduran bir isim değil kesinlikle. Enfes fotoğraflar çekiyor, o ayrı ama bu tip kıyaslamalardan kaçınmak gerek.

Kral ve Anavatan için, Tanrı ile! şeklinde çevirilebilecek bir savaş sloganı olan Mit Gott für König und Vaterland, grubun keskin taraflarının henüz o kadar da törpülenmediğini gösterse de albümün genelinde bir agresiflik eksikliği dikkat çekiyor. Albümün başındaki FN .380 ACP#19074‘de melankoli havası yaratan orkestral düzenlemeler, albümün genel havasını da doğru tanıtıyor/yansıtıyor bu açıdan. Ben daha saldırgan, daha vahşi ve kontrolsüz seviyorum bu tip işleri ama 1914’ün beste matematiğinin kendine has biz cezbedicilik taşıdığını da itiraf etmek lazım. Grubun Fransa konserlerinin sold out geçeceğini garantileyen epik epikoğlu The Green Fields of France, 11 dakika süresi içerisinde 1914’ün sadece bir reklam ve pazarlama dehası olmadığını kanıtlamış. Şarkının orjinal versiyonu ile 1914 versiyonu arasındaki fark, grubun yaratıcılığını ve zekasını, beste yeteneklerinin gücünü de gösteriyor fazlasıyla.

Dağınık bir yazı oldu ama 63-64 dakikasının tümünde, The Blind Leading the Blind‘ın o insanı hapseden, vahşi ve ürkütücü atmosferini bulamadığım, kopuk kısımlara sahip ve bu yüzden zorlama hissettiren bir albüm Where Fear and Weapons Meet; grubun ne kadar sevildiğinin ve yüceltildiğinin bilincinde olduğum için de kendi derdimi anlatmak için ekstra çabaladım galiba. 1914 bozmuş, gibi de anlaşılmasın yazdıklarım, oldukça kaliteli bir iş çıkarmışlar. Kişisel tercihlerimi okumak için burada olan sizler için son söyleyebileceğim şey şu: Orta tempo şovu Vimy Ridge (In Memory of Filip Konowal), melodik bombardıman Don’t Tread on Me (Harlem Hellfighters) ve vahşi Mitt Gott Für König und Waterland‘ı ayıla bayıla dinliyorum hala ama şöyle açayım da beni yarım saat, bir saat boyunca I. Dünya Savaşı’nın ölüm hendeklerinde oradan oraya savursun istersem galiba ya The Blind Leading the Blind gibi enfes bir albüme, ya da Kanonenfieber veya Minenwerfer gibi hala yeraltında kafasına göre takılabilen, daha fazla insana ulaşma sorumluluğunun yükünü omuzlarında taşımayan gruplara yöneleceğim.

75/100


Metalperver’e destek olmak isterseniz aşağıdaki düğmeden PATREON sayfasına geçebilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.