Alustrium – A Monument to Silence

Merhaba.

THE BLACK DAHLIA MURDER (TBDM) Sevenler Cemiyeti üyesi bir metalperver olarak Michiganlı grubun kariyerinin dalgalı seyrini takip etmekten büyük keyif alsam da yaklaşık 16-17 yıl öncesinin MTV – Headbangers Ball dönemlerinden grubun üzerine yapışan bazı etiketleri ve bulaşan çamuru temizlemekte güçlük çektiğini düşünüyorum.

Unhallowed ile tıpkı milenyum sonrasında yolunu kaybeden metalde bir şekilde var olmaya çalışan her grup gibi -core unsurları devreye alarak çıkıp Miasma ile o anlayışın (ve dönemin) en kaliteli örneklerinden birini sunduktan sonra hızlıca melodik death metal tarafına kendini atıp Avrupalı (diye yazılıp İsveçli diye okunur) melodik death metal gruplarının (buna da AT THE GATES diyelim) keskinliğini Amerikan death metalinin katliam, karanlık seviciliğiyle birleştirerek kendi çizgisini yakalayan grubun gelişimini izlemeye bayılıyorum. Eh, haliyle onların izinden yürüyen gruplar da benim canım, ciğerim. Tam da bu noktada konuyu bağlıyor ve Alustrium yazısında neden iki paragraf TBDM övdüğüme açıklık getirmiş oluyorum. Nasıl ama; yılanım yılan.

Alustrium’u ilk duyduğum an pozitif bir önyargı edinmemi sağlayan şey, Philedalphia çıkışlı topluluğun içindeki TBDM sevgisiydi. Melodik death metali çok daha yırtıcı, saldırgan ve kaotik bir halde sunmaları, eser miktardaki progresif/teknik yaklaşımlarla birlikte kısa sürede sevgimi kazanmalarını sağladı. Buna karşın grubun biraz kasıntı duran müziğindeki teknik bölümlerin bakın, ne biçim de teknik, seviyesindeki ayrıksılığı, ilk iki albümü itibariyle Alustrium’u keşkelerim klasörüne kaldırmama neden olmuştu. Haliyle A Monument to Silence öncesi gruptan bir beklentim yoktu ve itiraf etmek gerekirse dış basında övülmeye başlandığını görene kadar, haberim de yoktu. Ne var ki Chris Kelly ve Mike DeMaria ikilisi öyle cengaver besteler yazmışlar ki kısa sürede 2021’de dinlediklerim arasında en sevdiğim albümlerden biri oldu A Monument to Silence.

Epik bir açılışın ardından müthiş taramalar, blast-beat davullar ve üzerine de çıldırmış bir soloyla açılan This Hollow Ache, BLACK CROWN INITIATE‘in gaddar anlarından tutun da vokalin dahliyle birlikte The Black Dahlia’ya; 4:40 sonrası ise akıl almaz bir soloyla konuyu çok daha teknik yerlere, REVOCATION ve NECROPHAGIST gibi isimlere bağlamasıyla ilk duyuşta (?) aşkın varlığını kabullendirdi şahsıma. Üstelik bu saydıklarım, o enfes nakaratın yanında bir hiç. Ciyak ciyak kendini paralayan scream vokalleri çok seven bir dinleyici olarak Jerry Martin’in çığlıklarına çok coştum.

Hal böyle olunca ilk şarkıdan çıkmam biraz uzun sürdü ama nihayet albümün kalanına odaklanabildiğimde hakikaten Alustrium’un iç dengelerini oturtmuş, beste konusunda olgunlaşmış, tazelenmiş bir özgüvenle saldırdığını gördüm. TBDM usulü melodik death metale, özellikle solo işçiliğinde Necrophagist boyutlarına varan bir teknik, keskinlik ve hakimiyet yedirerek aynı anda hem mosh-pit’in ortasında canını bırakmaya hevesli paçoz metalciyi hem de dinlediği şeyi ameliyat masasına yatırıp parçalara ayırmaktan, tek tek incelemekten zevk alan enstrüman heveslilerini çok tatmin edecek bir albüm yapmışlar.

Hemen yukarıdaki Deliverance for the Damned‘in ilk 40 saniyesi geride kalırken zihninizde bu iki grup canlanmıyorsa bir sorun var demektir zaten. Bu kadar bariz etkilenimlere rağmen Alustrium’un nasıl kendi havasını estirdiği ise tam da bu şarkının devamında olan bitenlerle açıklanabilir. Orta bölümdeki melodikleşme, ardından hızlı break-down bölümler, 5. dakikada bir anda ağır bir geçiş ve Kevin Corkran’ın yüksek hızlı çiftkrosoğulları üzerinde yeniden epik, brutal diyarlara adım atarak kapanış… Özellikle Kevin Corkran’ın çıldırmış davulları üzerinde kesik, orta tempolu rifler patlattıklarında ortaya çıkan epik bir tarafı var Alustrium’un ve albümü çok sevmemde bunun da payı büyük.

Aslan payından küçük bir bölüm de Worthless Offers gibi daha melankolik diyebileceğimiz parçalardaki Avrupalı atmosfer. Sanki bir anda kaslı bir INSOMNIUM klonu dinliyormuş gibi hissediyorum bu şarkının girişinde. Aynı Avrupalılık The Plea‘nin 2. yarısına geçişteki köprüde de kendini gösteriyor. Bu kısımlarda grubun OPETH‘ten ilham almış olabileceğini düşünüyorum. 4. dakika civarlarında Mikael girip “Devil cracked the earthly shell, foretold she was the one!” (Ghost of Perdition) dese şaşırmazdım sanırım. Tabii bu biraz da benim manyaklığım olabilir, benzer motifler dinleye dinleye her şeyi birbirine benzetiyor insan.

Albümle aynı ada sahip destansı kapanış parçasıyla beraber sona eren bir yolculuk aynı zamanda bu (zaten şarkının içerisinde açılış parçasına göndermeler de var) ve açıkçası A Monument to Silence ile ilgili olumsuz düşüncelerim de bu yolculuk düşüncesi üzerinden şekilleniyor. Bir saatin üzerinde süresinin akıcılığı hakkında en ufak bir negatif fikrim olmamakla birlikte, dağınık (kaç grup saydım mesela) ve zaman zaman kendi fikirleri arasında kaybolan yoğun bestecilikle ilgili eleştirilerim var. Bu devamlı arama ve kaşıma hali, akıcılık anlamında besleyici olsa da albüm sona erdiğinde ne içindi ya bu kadar debdebe, gibi bir noktada bırakıyor dinleyiciyi. Bir climax yaşatmadığı için de çift gitarın tsunami gücündeki saldırısı kıyıya ulaşamıyor bir türlü. Kıyıya vurmayan tsunamiye ne denir peki? Hiçbir şey galiba.

O kadar değil tabii ama Alustrium’a biraz da kızdığım için birdenbire sert çıktım. A Monument to Silence biraz daha törpülense, biraz daha yatay değil de dikey kurgulanabilse melodik teknik death metalde rahatlıkla son yılların en iyi bir-iki eserinden birine dönüşebilirdi. Kısacası grubu klasörden çıkardıysam da bazı keşkelerim hala yerli yerinde. Yine de 2021’de dinlediğim en coşkulu, yoğun işçilikli, güçlü albümlerden biri. Önce The Black Dahlia Murder’ı, sonra da teknik/melodik death metali seviyorsanız sakın kaçırmayın.

87/100


Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

2 thoughts on “Alustrium – A Monument to Silence

  • 8 Ağustos 2021 tarihinde, saat 21:57
    Permalink

    Yakın dönemde çıkan birçok albümün içinden tekrar dinleme isteği uyandıran bir bu albüm oldu. Diğer albümlerine de bakacağım.

    Yanıtla
  • 12 Ağustos 2021 tarihinde, saat 23:22
    Permalink

    The Black Dahlia Murderdan sonrasını okumadım albümü açtım direkt ilk şarkının introsundaki soloyla hemen esir aldı beni. Kritik yayınlandığından beri her gün en az bir kere dinliyorum, bir süredir beni bu kadar tatmin eden bir albüm dinlememiştim tamamen beklentilerim doğrultusunda aradığım her şeyi fazlasıyla buldum.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.