Klasik Bir Cumartesi: Agalloch – Ashes Against the Grain

Merhaba.

Metalperver’in PATREON‘daki destekçilerinden Hasan Molla‘nın isteği üzerine, en son The Mantle ile masaya yatırdığımız Agalloch’a geri dönüyoruz bugün. Canınız sıkılırsa sorumlusu Hasan yani, uyarayım baştan. Ayda bir kahve karşılığında çeşitli özel imkanlarından faydalanmanız ve Metalperver’in devamını sağlamanız için Patreon’a bekliyoruz sizleri de tabii…

Metal camiasının daha duygusal, melankolik ve melodik tarafıyla ilgilenen kitlenin iyi bildiği ve sevdiği Portland çıkışlı Agalloch’un, özellikle ilk üç albümüyle metal sahnesine damgasını vurduğunu iddia etmek hiç de abartılı bir yorum olmaz. Ambient black metal, post-rock, doom ve folk türlerini benzersiz bir biçimde harmanlayarak, arkasından gelen birçok klonuyla birlikte yeni bir anlayış ortaya koyan John Haughm’un Agallach’unun 2000’lerde uç duyguların durgun-donuk bir kabulleniş ile ifade edildiği benzer füzyon albümlerin neredeyse tümüne, öyle veya böyle, ilham verdiği bir gerçek.

Tüm samimiyetimle ve barışçıl halimle şunu söyleyebilirim ki eğer Agalloch müziğinin sıkıcı olduğunu düşünüyorsanız, aslında gerçekten dinlemiyorsunuz demektir. Devamlı değişip dönüşebilen, yeni yollara sapan bestelerdeki meziyetin farkına varabilmek için çok çaba sarf etmeye gerek yok zaten, biraz dikkatli kulak vermek yetiyor ve Ashes Against the Grain bu anlamda grubun potansiyelinin zirvede olduğu o ilk üç albümlük dönemin son meyvesi olarak melankoliyi, kış aylarının yalnızlığını, varolmanın yükünü ve doğa-insan ilişkisini öyle çarpıcı işliyor ki arka plan müziği olmanın çok ötesinde bir güçle dinleyiciyi kendine mahkum ediyor.

Tabii her ne kadar manevi açıdan etkileyiciliği üst düzeyde olsa da sağlıklı bir analiz için The Mantle‘daki hakim anlayışın aksine Ashes Against the Grain‘in melankoliyi akustik folk yerine atmosferik black metal ve doom dokunuşlarıyla verip işin içine bir parça isyan, bir parça öfke de katarak daha metal tınlayan bir albüm olduğunu belirtmek gerek. Buna bağlı olarak daha yayvan bir hale gelen besteler beraberinde deneyselliği de getirdiği için Falling Snow veya Fire Above, Ice Below gibi epiklerdeki enstrümantal geçişlerden keyif alabilmek için grubun ruh haline paralel bir moda girmek gibi bir ön koşul da var maalesef albümden tam anlamıyla keyif alabilmek için. Zaten grubun alamet-i farikası olan uzun besteler, önceki albümlere kıyasla biraz daha anlam yüklemeye muhtaç, diyebiliriz hatta.

Tabii John Haughm’un black metal vokali ön planda olsa dahi anlaşılır sözler işleri hayli kolaylaştırıyor. Neredeyse her şarkıda kendine yer bulan kuş alegorileriyle, devamlı değişen riflerin getirdiği zirve noktalarındaki patlamalar çok daha anlamlı hale gelerek insanın içine işliyor. Sözler ve zirve noktaları demişken…

Kimileri için bütünlüğü bozan, özellikle ilk ve son bölümündeki enstrümantal, atmosferik kurgu nedeniyle albüm hakkında fikir ayrılıklarına neden olan Our Fortress is Burning… serisiyle kapanıyor Ashes Against the Grain. Yaklaşık yirmi dakika süren bu epik üçlemenin özellikle ikinci kısmı, Bloodbirds, yaşamın ağır geldiği her anda kafamda çalıyor hala ve aslına bakarsanız hakkında konuşabileceğim bir şarkı değil. Benim için tüm Agalloch diskografisindeki en özel şey hatta ve sözlerini bırakıp kapatayım bu faslı:

The god of man is a failure
Our fortress is burning against the grain of the shattered sky
Charred birds escape from the ruins and return as cascading blood
Dying bloodbirds pooling, feeding the flood
The god of man is a failure
And all of our shadows are ashes against the grain

Buna karşın yedi dakika süren ve atmosferik seslerden oluşan, Bloodbirds sonrası insanı soğuk bir hiçliğin ortasına fırlatan The Grain, ancak albümün geri kalanında duygu dünyanızda bir değişim yaşandıysa etkili olabilecek bir parça ve o yüzden de eleştiriye açık fazlasıyla. Our Fortress is Burning…I yine akustik pasajlarıyla ve Bloodbirds‘e bağlanan rifleriyle bir anlam bütünlüğü yaratsa da ben bile The Grain‘i savunamayacağım şu noktada pek, haha. Sekiz parça gibi görünse de Our Fortress is Burning…I ve II‘yi tek alır, bir buçuk dakikalık ara faslı This White Mountain On Which You Will Die‘ı da saymazsak gerçek anlamda beş parça var elimizde kısacası ve dolu dolu, 70 dakikalık The Mantle‘a kıyasla tabii bir tık anlamak gerek eleştirileri o yüzden.

The Mantle gibi bir devasa bir eserin üzerine daha metal ağırlıklı ve kendi yolunu çizerek en az onun kadar geniş kitlelere hitap edip hem insanları hem de müziğin kendisini etkileyen bir albüm yapmak müthiş bir iş ve aslına bakarsanız Ashes Against the Grain ile ilgili söylenebilecek olumsuz şeylerin birçoğuna, demin benim söylediklerim de dahil, kulak asmamalısınız pek. Bu, düşünmekten ve hissetmekten aciz insanları zorla oturtup içlerinde bir şeyler kımıldanmaya başlayana kadar dinletmeniz gereken o muazzam albümlerden bir tanesi en nihayetinde ve biraz dışarıdan bakıp incelemeye kalkmıyor olsam sayfalar dolusu övgü cümlesini şu albümün çeyreği kadar anlamlı bir şey oluştursun diye arka arkaya dizmeye çalışırken kendimden geçer, düşer bayılırdım muhtemelen.

97/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Klasik Bir Cumartesi: Agalloch – Ashes Against the Grain” için 3 yorum

  • 9 Kasım 2019 tarihinde, saat 13:10
    Permalink

    Agalloch’un en sevdiğim albümü. Niyeyse The Mantle’dan daha çok hoşuma gidiyor bu albüm, belki de biraz daha metal ağırlıklı olmasından ötürüdür. Aynı zamanda albüm boyunca hissedilen Bathory etkileri de beni bu albüme daha çok çekiyor.

    Uzun zamandır Agalloch ile ilgili dile getirmek istediğim bir şeyi belirtmek istiyorum bu kritik vesilesiyle. Agalloch gerçekten de belki de eşi benzeri bir daha asla çıkmayacak olan çok nadir gruplardan bir tanesi. Her şeyiyle dört dörtlük denebilir, ama diyemeyeceğim.

    Clean vokal. O nedir abi? Bu albümde o kadar kulağıma batmasa da The Mantle’da bazı parçaları ciddi anlamda dinleyemiyorum. Öylesine karga bir sesin atmosfere mi uyduğunu düşündüler yoksa ben mi çok abartıyorum bilmiyorum ama gerçekten çok kötü bir clean vokal. Bu kadar eşsiz bestelerin arasında sanki lise yıllarından çıkagelmiş kart sesiyle bir adamın “AAAAAAAAAAAAAAAAAAAUUUUURROOOOOORAAAAAAA swims in the NEEEEEETTHEEEEEEEEER” (Not Unlike the Waves) diye girmesi bir tek beni irrite etmiyordur umarım. Yıllardır Agalloch dinledikçe hep aklıma takılır bu mesele, belki de benim gereksiz bir takıntımdır.

    Yanıtla
    • 9 Kasım 2019 tarihinde, saat 20:08
      Permalink

      Bence sorun vokalin kendisinden çok vokal melodisi tercihlerinde. Mesela Not Unlike the Waves gibi bir şarkının girişinden sonra vokalin öyle girişi biraz alakasız durdu. Ama besteler o kadar mükemmel ki bu durum çok umrumda değil.

      Yanıtla
  • 9 Kasım 2019 tarihinde, saat 20:21
    Permalink

    Harika albüm, harika inceleme. The Mantle’a göre daha biraz daha bariz kusurları olsa da şarkı yapıları ve genel atmosfer olarak çok daha eşsiz bir albüm, iyi yönleri o kadar iyi ki kusurlarını artık duymuyorum zaten. Hem The Mantle biraz daha ‘mood’ albümü, yaptığı işi kusursuz yapıyor ama hep aynı çizgide devam ediyor, bu daha iniş-çıkışlı ve besteler de daha çeşitli. Bu yüzden Pale Folklore’u da The Mantle’dan daha çok seviyorum. Çok bariz kusurları var ama fikirler müthiş ve o havayı yakalayabilen albümler 3-5 taneyi geçmez.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.