Klasik Bir Cumartesi: My Dying Bride – The Light at the End of the World

Yalnız ve hasta ruhlar için her zaman gidilebilecek bir yer var. Çarpık zihinlerde kurgulanan mutluluk günahlarının -mışcasına hayata geçirilebileceği bir yer. Asla zorla girilemeyen, kimse tarafından zapt edilemeyen, ruhun lekelerini saklama zorunluluğu bulunmayan bir yer. Vahşi hayvanlar gibi günahların paylaşıldığı, sorgulayan bakışlara maruz kalınmayan bir yer.

Gözlerinin önünde içine zehir döktüğün kupadan şarap içmesini isteyebilmek, bilmek mümkün mü bir başkasının yerinde ne yapılacağını? Sen karanlıksın! diye haykırdıktan sonra yine de bir umut kırıntısı taşıyan zavallı ruhların sonsuz esaretinin tek eşlikçisi My Dying Bride mıdır?

En karanlık duygulara hükmetmeyi başarmış My Dying Bride, bu kez de dünyanın sonundaki ışığa işaret ediyor. Enstrümanlardan değil, karşısındakini notalar halinde yansıtan büyülü bir aynadan yükseliyor müzik. Aynaya baktıkça daha da kararıyor melodiler. Gökyüzüne bakıp kürelerin müziğini duymaya çalışan bir aptal gibi hissettiriyor insanı. Gerçekle düş arasındaki ince çizgide, gerçeği de düşü de kendi niyetine göre yeniden şekillendirdiği özgün dünyasına davet ediyor.

She is the Dark ile başlayıp kendi hikayesiyle dinleyenin hikayesini ortak bir zemine oturtuyor. Aaron Poison awaits, when you kiss her diye haykırırken, aynada kendisini, kendisine haykırırken görüyor insan. İnsan, acısını kabul ettiği andan itibaren acısını dindirmeye başlayabilirmiş. She is the Dark da zorla kabul ettiriyor. Sonunda ise yine affediyor; belki insanlık yok olana, belki melekler düşene veya belki de cennet ağlayana kadar değil ama affediyor.

Edenbeast ile başka diyarlara, belki acıyı dindirebilecek bir yer değil ama en azından yabancılık çekilmeyecek bir diyara yolculuk için elini uzatıyor. Tüm günahların itiraf edildiği, insanın aldırış etmeden kendini perişan edebileceği bir yere götürmeyi teklif ediyor. İnsanın kanına girmeye çalışır ve davetini sunarken ağır, Eden’i anlatırken ise coşkulu ve tutkulu tavrı, bir aldatmaca elbette.

Alabileceği intikamın hesaplarını yaparken buluyor insan kendini bir sonraki parçada. She is the Dark ve Edenbeast’deki çılgınlık ve yüksek tempo biraz düşüyür ve daha hazin bir yola giriliyor. Hikayen bittiyse bir tane de ben anlatayım, diyerek başlıyor The Light at the end of the World. Belki empati yaparak, belki hiç umursamadan, sayfalarca süren bir hikayeyi olabilecek en şiirsel sözler ve mükemmel bir müzikalite eşliğinde dinlettiriyor My Dying Bride. Bir acıyı bu denli ihtişamlı anlatabilmek, insana kendi sıkıntısını unutturabilmek! Hikaye müziğe sığmıyor, atlamak zorunda kalınıyor kimi mükemmel sözler. Aaron’ın inişli çıkışlı anlatımının arasında yükselen ataklar, bir anda tuzla buz olan camlar gibi patlayan ziller ile belki de albümün en büyük sözü ile bitiyor bu mükemmel hikaye: “Anılar, uykumuzda tekrar yaşamak için, bizimdir.” Bu müzikte duyduğum en büyük, en iddialı, en insafsız öyküyü barındırıyor The Light at the End of the World ve istemeden unutmaların, zamanın acımasızlığın acı yönlerini muhteşem bir biçimde ortaya koyuyor. İngilizcesi olan herkes en azından bu parçayı bir incelesin mutlaka.

Kara bulutları dağıtmak için değilse de bütün bir gücüyle şimşekler indirip rahatlamak için The Fever Sea giriyor. Boğaz parçalayan vokaller, jilet gibi gitarlar ile zıtlığın tanımını yeniden yapıyor. My Dying Bride durup dinlenmek için zaman tanımıyor dinleyiciye. Bir doom başyapıtı olan Cry of the Mankind gibi Into the Lake of Ghosts’da da bitmek bilmiyor bir melodi. Kısa sürede büyüsüne kapılmamak işten bile olmuyor haliyle.

Andrew’in öldürücü gitarları ya da Aaron’ın vokal melodileri ile ayaklar altında ezilmeye mahkum küçük umut parçaları da giderek yok oluyor. My Dying Bride’ın kariyerindeki en büyük işlerden biri olan Sear Me serisinin en yıkıcı kısmı olduğuna inandığım Sear Me III’ü böyle bir albümün sonuna koyduğu için polisimizi göreve çağırıyorum, artık bu kadarı da fazla.

Velhasıl The Light at the End of the World, kusursuz bir albüm benim için. Peaceville Üçlüsü’nün ortaya koyduğu yeni bakış açısıyla üretilen eserler arasındaki en güçlülerinden biri ve bu bağlamda gerçek bir doom metal klasiği. Turn Loose the Swans, The Angel and the Dark River veya başka bir albüm de tercih edebilirdim aslında ama bu defa grubun deneysel sulardan geri dönüşünü temsil eden ve bu nedenle epey önemli olduğunu düşündüğüm bu şaheseri seçtim. İlerleyen haftalarda mutlaka bir başka albüm ile My Dying Bride’a döneriz; siz şimdiden kendinizi kollayın.

95/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir